Eş-Şafi ismi celili ne anlama gelmektedir

    • Eş-Şafi ismi celili ne anlama gelmektedir



      Eş-Şafi ismi celili ne anlama gelmektedir

      Eş-Şafi : Hastalara şifa veren Allah.

      Şafii ismi ile Allah ( cc) insanın maddi ve manevi hastalıklarına şifa verir.

      "Hastalandığım zaman bana şifa veren O'dur." ( Şuara, 26/80)

      İnsanın acizliğini kavradığı ve ne kadar muhtaç konumda olduğunu en çok fark ettiği anlardan biri, şüphesiz hasta olduğu andır. Her hastalığın kişi üzerinde meydana getirdiği bedensel ve ruhsal etkiler birbirinden çok farklıdır. Ancak hepsi hikmetli bir yaratılışın delilidir. Gözle bile görülemeyen bir virüsün insanı tanınmayacak hale sokması, vücuda giren bir mikrobun kimi zaman teşhis dahi edilememesi, Allah'ın gücünün en açık delillerindendir. Bilim adamlarının tek bir virüsü ortadan kaldırmak için yaptıkları deneyler, araştırmalar Allah'ın yaratmadaki üstünlüğünü gözler önüne serer.

      Hastalığı veren Allah olduğu için, bu hastalığın geçmesi de ancak Allah'ın dilemesi ile olur. Allah dilediği takdirde Şafi sıfatı ile verdiği hastalığı ortadan kaldırır. Nitekim Allah dilemedikçe tüm dünyanın doktorları, en gelişmiş teknolojik aygıtlar, keşfedilen en son ilaçlar biraraya gelse, yine de o kişinin hastalığının iyileşmesi imkansızdır. Kullanılan ilaçların hepsi, hastalığın iyileşmesi için birer vesiledir. Eğer Allah dilerse uygulanan tedaviyi vesile kılarak kişinin iyileşmesine izin verir. Ne var ki Allah dilemedikçe çok basit gibi görünen bir hastalık dahi kişinin ölümüne sebebiyet verebilir.

      Bu durumda insanın yapması gereken, kendi aczinin yanında Rabbimizin sonsuz gücünü görebilmek ve sıkıntı içinde olduğu her an O'ndan yardım dilemektir. Hz. Eyüb'ün ( as) şeytan tarafından kendisine dokundurulan sıkıntı karşısında gösterdiği güzel ahlak, sabır ve tevekkül tüm müminlere örnek olmuştur. Allah onun duasına icabet etmiş ve onu bu sıkıntıdan kurtarmıştır. Hz. Eyüp ( as) ise sabretmenin ve yalnızca Allah'a yönelip dönmenin büyük ecrini almıştır.

      Ya Şafi

      Ya Şafi, hasta kullarına şifa veren anlamına gelmektedir. Allah ( cc) Şafii ismiyle maddi ve manevi hastalıklara şifa verir.

      Cenabı Allah biz kullarına yeryüzünü bir eczane gibi yaratmış. Üzerimize takdir buyurduğu hastalıklar, dertler ve illetler için şifayı ve dermanı yine kendisi ihsan eder. Üstad Said Nursi hazretleri de tıp ilminin Allahın Şafi ismine dayandığını savunmaktadır. Bunun yanında Hz. Adem'e ( as) isimlerin öğretilmesini, talim edilmesini, yeryüzünün halifesi olan insanoğlunun ilim, irfan, fen ve sanatlara kabiliyetli olarak yaratılmasını Cenabı Hakk'ın bir ismine dayandığını ifade etmektedir.

      Biz kullarını hastalıklardan kurtarır, sıkıntılarımızı yok eder. İnsanlar acizliğimizi ve Allah'a ne kadar muhtaç olduğumuzu hasta olduğumuzda anlarız. Hastalıkların insanlar üzerindeki bıraktığı bedensel ve ruhsal çöküntü insandan insana değişiklik göstermektedir. Küçücük, gözle bile görülemeyen bir virüsün insanı ne hale soktuğunu ve bazı virüslerin kimi zaman teşhis dahi edilememesi şüphesiz Cenabı Hakk'ın gücünün en açık ve güçlü delilidir. Tıp dünyasının ve bilim adamlarının meydana çıkan bir virüsü yok etmek için aylarca süren deneyleri, Allahın yaratma sanatındaki üstünlüğünün bir delilidir.

      Allahü Teala biz insanları her türlü sınava tabii tutar. Hastalıkları veren Allah olduğu için, hastalıklarımızdan kurtulmak ancak Allahın dilemesi ile gerçekleşir. Allah dilediği takdirde Şafi sıfatı ile verdiği tüm hastalıkları ortadan kaldırabilir. Şunu iyi bilmemiz gerekir ki, Allah istemediği sürece dünyanın en iyi doktorları, en gelişmiş teknolojileri ve en iyi ilaçları bir araya gelse, bir hastalığın iyileşmesi imkansızdır. Bu gün günümüzde kullandığımız ilaçların tümü Allah'ın Şafi sıfatının bir vesilesidir.

      İlaçların tümü Allah'ın yarattığı canlı ve cansız varlıklardan yapılmaktadır. Eğer Allahü Teala dilerse ilaçlar hastalığın iyileşmesine vesile olur. Ancak Allah dilemedikçe basit bir hastalık kişinin hayatını kaybetmesine neden olabilmektedir.

      İnsanoğlu Rabbinden uzak kaldığı sürece acizdir, yalnızdır ve çaresizdir. İnsanoğlu bunun farkında olup, el attığı tüm işlerde Allah'tan yardım dilemelidir. Hastalandığında da Allah'tan şifa dilemelidir. Kullandığı ilaçların kendisine fayda vermesi için Allah'a yalvarmalıdır. Biz Rabbimizin her konuda sonsuz gücünün farkında olup, içine düştüğümüz her sıkıntına ilk ona sığınmalıyız ve ondan yardım dilemeliyiz. Hz. Eyüb'ün ( as) hastalığı karşısında verdiği sabır, ahlak ve tevekkül, biz inananlara örnek olmalıdır. Hz Eyüp ( as) hiçbir zaman hastalığının nedenini sorgulamamış ve sabrederek ancak O'ndan şifa dilemiştir. Cenabı Hak onun sabrının karşılığı olarak ecrini vermiştir.

      Biz kulların maddi hastalıklarımızın yanında manevi rahatsızlıklarımızda bulunmaktadır. Yaşantımız boyunca bizi zorlayan, bunaltan, yardım almamızı gerektiren birçok olayla karşılaşırız. Allahü Telala bu sıkıntılardan da kurtulmamızın yolu olarak Kur'anı Kerim'i göstermektedir.
      "Kuran iman edenler için hidayet rehberi ve şifadır." Fussilet 41/44

      "Ey insanlar! Rabbinizden size bir öğüt, kalplerde olana şifa, iman edenlere hidayet rehberi ve rahmet gelmiştir." Yunus suresi 10/57

      İnsanoğlu karşılaştığı tüm olumsuz durumlara karşı Allah'a dua etmelidir. Hastalıkların ve sıkıntıların Allahın bize sunduğu bir sınav olduğunun bilincinde olması gerekmektedir. Bulduğu şifa sonrasında da şükretmelidir. Tüm dualarımızı Allah'ın duyduğunu ve bizim dua etmemizi istediğini bilmemiz gerekmektedir.

      El Esmaul Husna : Eş-Şafi ( eş-Şifâ)


      eş-Şifâ, sözlükte hastalıktan iyi olmak anlamına gelir. "Allah ona şifa verdi" anlamında "şefahullahu” denir. "Hastalığından beri oldu, şifa buldu" anlamında da "iştefa" denir. Bu kelime, vücutların şifasından ruhların ve kalplerin şifasına da nakledildi. [137]

      Allah Teâlâ eş-Şâfî/şifa verendir. Hz. Aişe'den ( r.a.) rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber ( s.a.v.) bazı yakınlarına sağ eliyle meshederek şöyle dua ederdi :

      "Ey insanların Rabbi Allah'ım! Şu sıkıntıyı gider ve ona şifa ver. Şifa veren sensin. Senin vereceğin şifâdan başka hiçbir şifa yok. O öyle bir şifa ki hiçbir hastalığı bırakmaz." [138]

      Enes ( r.a.) kendisine hastalığından şikayetçi olan Sâbiti'l-Bünâni dedi ki :

      Sana, Rasûlullah ( s.a.v.) okuduğu duayı okuyup üfleyeyim mi? Sabit : Evet, oku dedi. Enes ona şu duayı okudu :

      "Ey, insanların Rabbi Allahım! Sen sıkıntı giderensin, şifayı da ver. Sen şifa verensin. Senden başka şifa veren yok. Senin verdiğin şifa öyle bir şifadır ki hiç bir hastalık bırakmaz." [139]

      Allah Teâlâ hastalık ve şikayetlere şifa verendir. O'nun şifası iki kısımdır :

      Birincisi, manevî ve ruhî şifadır ki, kalp hastlalıklarma verdiği şifa bu nevidendir.

      İkincisi maddî şifadır ki bu da vücutların hastalığına verdiği şifadır. Allah Tealâ kitabında her iki şifayı da zikretti ve Rasûlullah ( s.a.v.)de sünnetinde bunu açıkladı. Hz. Peygamber ( s.a.v.) buyurdu ki :

      "Allah Teâlâ şifasını vermediği hiçbir hastalık indirmedi." [140]

      Kalplerin ve Ruhların Şifası :

      Allah Teâla şöyle buyurur :

      "Ey insanlar! Size Rabbinizden bir öğüt, gönüllerdekine bir şifa, mü'minler için bir hidayet ve rahmet gelmiştir." [141]

      Mev'ıza : Kur'an-ı Kerim'de geçen, kötülükleri yasaklayıcı ve Allah'ın gazabını ve cezasını gerektiren şeylere karşı uyarıcı hükümlerdir. Mev'ıza, teşvik ve korkutma üslubuyla gelen emir ve yasaklardır. Bu konuda Kur'an-ı Kerim, kalplerdeki şüphe tereddüt ve şehvet hastalıklarına karşı şifâdır, onlardaki küfür ve nifak pisliklerini yok edip izâle eder. Kur'an-ı Kerim'de korkutma ve teşvik, vaat ve tehdit ifadeleri vardır. Bu ifadeler kulda yerine göre arzu, yerine göre korku ve çekingenlik meydana getirir. Kur'anda geçen iyiliği teşvik ve kötülükten dolayı korkutma ifadeleri, Kur'an âyetlerinin iniş maksatlarına uygun olarak sık sık tekrarlandıkça bu, kulda Allah'ın iradesini kendi iradesinin önüne alma arzusunu uyandırır ve Allah'ın rızasına uygun davranışlar kulun nefsânî arzularından daha sevimli hale gelir. Bunlar, gerçekle ilgili insanın içini kemiren şüpheleri izale eder ve onun kalbini kesin inancın en yüksek mertebesine ulaştırır. Kalp, hastalığından kurtulup iyi olduğu zaman artık bütün organlar da iyileşir. Çünkü organların iyiliği kalbin iyiliğine, bozukluğu da kalbin bozukluğuna bağlıdır.

      Bu Kur'an mü'minler için hidâyet ve rahmettir. Ancak bu hidayet ve rahmet, samimi ve kesin inanç sahibi mü'minler içindir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurur :

      "Biz, Kur'an'dan öyle bir şey indiriyoruz ki, o, mü'minler için şifa ve rahmettir; zâlimlerin ise sadece ziyanını artırır." [142]

      "De ki : O Kur'an inananlar için doğru yolu gösteren bir kılavuzdur ve şifadır, inanmayanlara gelince, onların kulaklarında bir ağırlık vardır ve Kur'an onlara kapalıdır. ( Sanki) onlara uzak bir yerden bağırılıyor da Kur'an'da ne söylendiğini anlamıyorlar." [143]

      Hidayet hakkı bilmek ve onunla amel etmektir. Rahmet ise, bu Kur'an-ı Azim'le hidayeti bulan kimselerin elde edecekleri iyilikler ve güzelliklerle hem bu dünyada, hem de âhirette kazanacakları mükâfatlardır. Hidayet, vesilelerin en yücesidir. Rahmet ise, maksat ve arzuların en mükemmelidir. Fakat hidayet ve rahmet ancak mü'minler hakkında söz konusudur. Yani onlardan başkası bunlara ulaşamaz. Hidayet gerçekleştiği ve hidayetten neş'et eden rahmet meydana geldiği zaman artık saadet, başarı ve sevinçde elde edilmiş olur. Bunun içindir ki Allah Teâlâ bu rahmetle sevinmelerini emretmiştir : ,

      "De ki : Bunlar Allah'ın bol nimeti ve rahmetiyledir. Buna sevinsinler. O, onların topladıklarından daha hayırlıdır." [144]

      Kur'an, şifa ve rahmeti ihtiva eder. Bu da herkes için değil, sadece onun âyetlerini tasdik edip onlarla amel eden mü'minler içindir. Zâlimlere gelince, âyetlerini tasdik etmemeleri ve âmel etmemeleri sebebiyle Kur'an onların, sadece hüsranını artırır, zira bu onların aleyhine bir delil olacaktır.

      Kur'an'ın ihtiva ettiği şifa, kalplerin şifasıdır ve bedenlerin elem ve hastalıklardan şifasıdır. "De ki :

      O Kur'an inananlar için doğru yolu gösteren bir kılavuzdur ve şifadır." Onları doğru yola ve sırat-ı müstakime iletir. Onlara hidayeti tam olarak elde edecekleri faydalı ilimleri öğretir.

      Allah Tealâ bu Kur'an'la onlara bedenin hastalıkları için de kalbin hastalıkları için de şifa verir. Çünkü bu Kur'an kişiyi kötü huylardan ve çirkin davranışlardan vazgeçirir, onları, günahlarını temizleyecek ve kalplerine şifa verecek samimi ve kararlı bir tövbeye teşvik eder.

      Kur'an'a inanmayanlara gelince, onların kulaklarında bir sağırlık, vurdumduymazlık ve üzerlerinde bir körlük vardır. Onlar doğruyu göremezler ve onunla hidayete eremezler. Bu onların sadece sapıklığını artırır. Onlar imâna çağırılırlar fakat bu çağrıya kulak asmazlar. Sanki onlara çok uzak bir yerden sesleniliyor da davetçiyi işitmiyorlar ve nida edene cevap vermiyorlar. Kur'an'a inanmamalarından kastedilen, Onun hidayetinden faydalanmamaları, Onun nurunu görmemeleri ve onun iyiliklerinden istifade etmemeleridir. Çünkü onlar inkar etmek ve yüz çevirmekle kendilerine hidayet kapılarını kapatmışlardır. [145]

      İnsan, bu sözün ispatını her zaman ve her yerde görebilir. İnsanlar vardır, bu Kur'an'ı gönüllerine yerleştirirler, kendilerini onunla inşa eder ve ihya ederler. Bundan dolayı kendilerinde ve çevrelerinde muazzam değişiklikler ve farklılıklar olur. Yine bir kısım insanlar da vardır ki bu Kur'an onların kulaklarında ve kalplerinde ağırlık meydana getirir, onların sadece sağırlıklarını ve körlüklerini artırıp ve kalpleri kararmıştır, artık bu Kur'an'dan yararlanamazlar.

      Kur'an değişmemiştir, fakat kalpler değişmiştir. [146]

      Allah Teâlâ, düşmanlarına ve kendi düşmanlarına karşı yardım etmek suretiyle mü'minerin kalplerine şifa verir. O, şöyle buyurur :

      "Onlarla savaşın ki, Allah sizin ellerinizle onları cezalandırsın; onları rezil etsin; sizi onlara galip kılsın ve mümin toplumun kalplerini ferahlatsın. Ve onların ( müminlerin) kalplerinden öfkeyi gidersin. Allah dilediğinin tevbesini kabul eder. Allah bilendir, hikmet sahibidir." [147]

      Mü'minlerin kalplerinde düşmanlarına karşı bir kin ve öfke vardır. Onlarla savaşmaları ve öldürmeleri mü'minlerin kalbindeki sıkıntı ve kedere şifa olur. Çünkü onlar bu düşmanları Allah ve Rasulü ile savaşanlar ve Allah'ın nurunu söndürmeye çalışanlar olarak görürler. Bundan dolayı cihadla birlikte Allah onların kalplerindeki üzüntü ve kederi izale eder. Bu, müminlerdeki Allah sevgisine ve Allah'ın da onların durumuna önem verdiğine delâlet eder. [148]

      Vücutlara ve Bedenlere Şifası :


      Kur'an-ı Kerim kalplerin ve ruhların şifası olduğu gibi vücut hastalıklarının da şifasıdır. Çünkü onda hem ruhların, hem de bedenlerin şifası vardır.

      Ebû Saîd el-Hudrî'den rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber'in ( s.a.v.) ashabından birkaç kişi yolculuğa çıkarlar. Bunlar yolda arap kabilelerinden birisinin yanında mola verirler. Oradaki kabileye kendilerini misafir etmesini rica ederler. Ancak onlar bunu kabul etmezler. Derken bu esnada kabilenin reisini bir akrep ısırır. Kabiledekiler gelerek yanlarında bir ilaç veya hastayı okuyacak birisinin olup olmadığını sorarlar. Fakat onlar :

      Var, fakat bizi misafir etmediğiniz için sizden ücret almadan bu işi yapmayız, derler. Adamlar, bunun karşılığında bir davar sürüsü vermeyi kabul ederler. Ebû Saîd el-Hudrî de reisin üzerine Fatiha Sûresini okumaya başlar, bir taraftan da tükrüğünü akrebin ısırdığı yere sürer. Sonunda kabilenin reisi iyileşir ve vâd ettikleri sürüyü verirler. Fakat Ashab, biz bunu Rasûlullah'a ( s.a.v.) sormadan kendimize almayız, derler. Nihayet dönünce Rasûlullah'a ( s.a.v.) sorarlar. Rasûlullah ( s.a.v.) gülerek :

      "Bu sûrenin üfürüleceğini nereden biliyordunuz? Onları alabilirsiniz, benim hissemi de ayırmayı unutmayın" buyurur. [149]

      Hz. Aişe'den ( r.a.) rivayet edildiğine göre Rasûlullah ( s.a.v.) hastalandığı zaman İhlas, Felâk ve Nas sûrelerini okur ve üzerine üflerdi. Hz. Aişe demiştir ki :

      Rasûlullah'ın hastalığı ağırlaşınca ben okurdum ve onun elini tutarak bereket ümidiyle onun vücûduna sürerdim."[150]

      İbnu'l-Kayyım der ki :

      "Bazı sözlerin birtakım özellikleri ve tecrübe edilmiş faydaları olduğu malumdur. Rabb Teâlâ'nın sözlerinin diğer bütün sözlere üstünlüğü, Allah'ın mahlukatına üstünlüğü gibidir. O, tam bir şifa, faydalı bir koruyucu, yol gösterici bir nûr ve geniş kapsamlı bir rahmettir. Öyle ki bir dağa indirilmiş olsaydı, azametinden ve yüceliğinden dağ paramparça olurdu. Allah Teâlâ buyurur ki :

      "Biz, Kur'an'dan öyle bir şey indiriyoruz ki, o, müminler için şifa ve rahmettir." [151]

      Bu âyet cinsi beyan eder, yoksa bir bölümü değil. [152]Bu konudaki iki görüşten en doğrusu budur." [153]Buna göre Kur'an müminlerin hem ruhlarına hem de bedenlerine şifadır.

      Allah Teâlâ vücutların hastalıklarına şifa verendir. O şöyle buyurmaktadır :

      “Rabbin bal arısına : Dağlardan, ağaçlardan ve insanların yaptıkları çardaklardan kendine evler ( kovanlar) edin. Sonra meyvelerin her birinden ye ve Rabbinin sana kolaylaştırdığı yaylım yollarına gir, diye ilham etti. Onların karınlarından renkleri çeşitli bir şerbet ( bal) çıkar ki, onda insanlar için şifa vardır. Elbette bunda düşünen bir kavim için büyük bir ibret vardır."[154]

      İbnu Kesir, Tefsirinde "Onların karınlarından renkleri çeşitli bir şerbet ( bal) çıkar ki, onda insanlar için şifa vardır" ayeti hakkında şöyle der : Arının gezip dolaştığı yerlerin ve yediği şeylerin durumuna göre, yaptığı bal da beyaz ve sarı, kırmızı ve başka muhtelif güzel renklerde olur.

      "Onda insanlar için şifa vardır" ayetinin anlamı da :

      Balda, insanlara arız olan pek çok hastalık için şifa vardır, demektir. Tıbb-ı Nebevi üzerine söz söyleyen bazı kişiler dediler ki âyetteki şifa kelimesi lâm-ı tarifli olarak "fîhi'ş-şifaü linnâs" diye geçseydi bal bütün hastalıklara şifa olmuş olurdu. Fakat lâm-ı tarifsiz olarak "fihişifâün linnas" denildi ki bunun anlamı "soğukla ilgili bütün hastalıklara iyi gelir, demektir. Çünkü bal, hararet vericidir, bir şey zıddıyle tedavi edilir. Arının çıkardığı şerbetten murad baldır.

      Buharî ve Müslim'in Ebû Saîd el-Hudrî'den rivayet ettiklerine göre, Peygamber'e ( s.a.v.) bir kişi geldi.

      “Ya Rasûîullah! Kardeşimin karnı ağrıyor ( ishal oldu) demişti. Rasulü Ekrem :

      “Bal ( şerbeti) içir! buyurdu.

      Sonra bu adam ikinci bir daha Rasulü Ekrem'e geldi ( ve hastalığın geçmediğini söyledi). Rasul-i Ekrem yine "bal şerbeti içiriniz!" buyurdu. Sonra bu adam bir daha geldi.

      “İçirdim fakat, ishali ve ağrısı geçmedi, arttı, dedi.

      Bunun üzerine Rasül-i Ekrem :

      “Allah sözünde doğrudur [155]Fakat kardeşinin karnı yalancıdır. Haydi yine bal şerbeti içir, buyurdu.

      Dördüncü defa içirdi de hastalıktan kurtuldu." [156]

      Bazı tıp bilginleri dediler ki : Bu adam büyük abdestini yapamıyordu. Bal şerbeti içince -ki o bir ısıtıcıdır- bundan kurtuldu ve süratle boşalmaya başladı. Üstelik fazlasıyle ishal oldu. Bunun üzerine ârabî, balın kardeşine zarar verdiğini zannetti. Halbuki bu, kardeşinin iyiliğine idi. Sonra tekrar bal şerbeti içirdi. Adamın ishali arttı, sonra tekrar içirdi. Böylece adamın karnında zararlı fazlalıklar tamamen dışarı atılmış oldu. Durumu düzeldi ve Rasûlullah'ın ( s.a.v.) işaretinin bereketiyle bütün ağrılarından ve hastalığından kurtuldu. [157]

      İbnu Abbas'tan ( r.a.) rivayet edilmiştir :

      "Üç şeyde şifa vardır :

      Bal şerbeti içmek, hacamat âleti vurmak [158]ateşle dağlamak. Fakat ümmetimi ateşle dağlamaktan men ederim."

      İbnu Abbas bunu Hz. Peygamber'den ( s.a.v.) rivayet etmiştir. [159]

      Bu küçük arılara, hayranlık verici bu hidayeti veren, yüce Allah'tır. Allah Teâlâ onları çeşitli yaylım yollarına göndermiş, sonra Allah'ın talimi ve hidayetiyle yaptıkları kovanlara onları geri göndermiş, sonra da onların karınlarından, gittikleri yerin ve çiçek tozu aldıkları bitkilerin çeşidine göre muhtelif renklerde çok leziz bal çıkartmıştır. Bu balda insanlar için pek çok hastalığın şifası vardır. Bu, Allah'ın inayetinin/yardımının kemâline ve kullarına olan lûtfunun büyüklüğüne delildir. O halde sadece O'na muhabbet beslenmesi ve O'ndan başkasına dua edilmemesi gerekir. [160]

      Allah Teâlâ, kulu, elçisi
      ve dostu İbrahim'den ( a.s.) şu sözlerle haber veriyor :
      "İbrahim dedi ki :

      Beni yaratan ve bana doğru yolu gösteren O'dur, Beni yediren, içiren O'dur. Hastalandığım zaman bana şifa veren O'dur." [161]

      İbnu Kesir, Tefsirinde :

      "Hastalandığım zaman bana şifa veren O'dur" âyeti ile ilgili şöyle der :

      Hz. İbrahim ( a.s.), hastalığı, Allah'ın takdiri ve

      yaratmasıyla olmasına rağmen edeben kendisine nisbet etti.

      Bu âyetin anlamı şudur :

      Bir hastalığa duçar olduğum zaman bana Allah'tan başka hiç kimse şifa veremez. Beni şifaya ulaştıracak sebepleri takdir eden O'dur. [162]

      Rasûlullah ( s.a.v.) ümmetini Allah'tan şifa istemeye yönlendiriyor. O eş-Şâfî/şifa verendir. O'nun şifasından başka şifa yoktur. Buna dair bir örnek de Müslim ve diğerlerinin Osman Îbnu'l-As'tan rivayet ettiği şu hadistir. Osman İbnu'1-Âs, müslüman olduğundan beri vücudunda duyduğu bir sancıyı Rasûlullah'a ( s.a.v.) şikayet etmişti. Rasûlullah ( s.a.v.) ona şunu tavsiye etti :

      "Sağ elini vücudunun sancıyan yerine koy. Sonra üç defa besmele çek ve yedi defa -çektiğim ve korktuğum . sancının şerrinden Allah'a sığınıyorum- diyerek elini sür." [163]

      İbnu Abbas ( r.a.), Rasülullah'ın ( s.a.v.) şöyle dediğini rivayet eder :

      "Kim sekerâtı mevtinde olmayan bir hastayı ziyaret eder de yedi defa :

      “Büyük Arşın sahibi yüce Allah'tan sana şifa vermesini diliyorum- derse, Allah onu bu hastalıktan mutlaka kurtarır." [164]

      Bu, Rasülullah'ın ( s.a.v.) ümmetine, meşru sebeplere sarılmakla beraber Allah'a güvenmelerini öğretmesidir. Çünkü şifayı verecek olan Allah'tır. O'nun şifasından başka şifa yoktur. Rasûlullah ( s.a.v.) şifa vermesi için Rabb'ine yalvarırdı. Çünkü şifanın sahibi O'dur ve şifa O'nun elindedir. Sa'd isimli sahabe için şu duayı yapmıştı :

      "Allah'ım! Sa'd'e şifa ver, Allah'ım Sa'd'e şifa ver. Allah'ım Sa'd'e şifa ver." [165]

      Hz. Peygamber ( s.a.v.) ashabından bazılarına okuyarak üfler ve Allah'tan şöyle şifa dilerdi :

      "Allah'ın ismiyle şifa ( temenni ederim), şu bizim bazımızın tükrüğü ile yurdumuzun toprağıdır. [166]Bundan Rabbimizin izni ile hastamız şifalanır." [167]

      Rasûlullah ( s.a.v.), hastalıkları da, şifalarını da verenin Allah Teâlâ olduğunu açıklamıştır :

      "Allah'ın indirdiği hiç bir hastalık yoktur ki onun şifasını da indirilmiş olmasın” [168]

      Müslim'in Câbir'den ( r.a.) rivayet ettiği hadiste Rasul-i Ekrem ( s.a.v.) şöyle buyurmaktadır :

      "Her hastalığın ilac vardır. İlaç, hastalığa isabet ederse Allah'ın izniyle iyileşir." [169]

      Başka bir hadiste şöyle buyurulur :

      "Allah Tealâ her derdin devasını indirmiştir.

      Tedavi olunuz. Haramla tedavi olmayınız." [170]Hz. Peygamber'e bedeviler geldiler ve :

      “Ya Rasûlullah tedavi olalım mı?" dediler.

      Rasûlullah ( s.a.v.) şöyle buyurdu :

      “Evet, ey Allah'ın kulları tedavi olunuz. Çünkü Allah hiçbir hastalık yaratmadı ki onun şifasını ve ilacını da yaratmamış olsun. Ancak bir hastalık müstesna.

      “Nedir o, ya Rasûlullah? diye sordular. Hz. Peygamber :

      “İhtiyarlıktır, buyurdu. [171]

      Abdullah İbn Mes'ud ( r.a.) Hz. Peygamber'in ( s.a.v.) şöyle dediğini rivayet etmiştir :

      "Allah Tealâ hangi hastalığı yaratmışsa mutlaka onun şifasını da yaratmıştır. Onu bilen bilir, bilmeyen de bilmez." [172]

      İbnu'l-Kayyım şöyle der :

      Bu hadisi şerifler,, sebeplerin ve müsebbiplerin ispatına ve bunları inkar edenlerin görüşlerinin geçersizliğine delalet eder. '"Her hastalığın bir ilacı vardır" sözü genellik ifade eder, öldürücü hastalıkları da, doktor tedavisi imkansız hastalıkları da içine alır. Allah Teâlâ hepsi için onları iyileştirecek ilaçları yaratmıştır. Ancak bunlardan bazılarının bilgisine insanlar henüz ulaşmamış olabilirler ve tedaviye bir yol bulamazlar. Çünkü yaratıklar ancak Allah'ın kendilerine bildirdiği şeyleri bilebilirler. [173]

      Allah Teâlâ, eş-Şâfî'dir, dilediği kimselere şifa verir, şifayı dilemediği zaman da bunun bilgisini doktorlardan bile gizler. Kendisinden başka ilah olmayan Allah Teâlâ'dan, O'nun en güzel isimleri ve yüce sıfatlarıyle, bizim kalplerimizin ve bedenlerimizin dûçâr olacağı bütün hastalıklara karşı şifa vermesini, bizi İslam ile korumasını dileriz. Bunu yapacak olan O'dur ve O'nun buna gücü yeter. Güç ve kuvvet ancak yüce ve büyük Allah iledir.Allah'ın salâtü selamı ve bereketi kulu ve elçisi, yaratıkların en hayırlısı, vahyinin emini peygamberimiz ve önderimiz Hz. Muhammed'e, o'nun ashabına ve kıyamete kadar yolunda gidenlere olsun. [174]

      Allah´ın Şafii ismine dair


      “Allah’ın Şâfî ismini açıklar mısınız? Allah cin ve insanları yaratmadan evvel Şâfî ismi nasıl tecellî ediyordu?”

      Cenâb-ı Allah’ın Şafî ismi, Allah’ın kullarına maddî-mânevî şifâ verdiğini, hastalıklarına devâ lûtfettiğini bildirir. Yeryüzünü büyük bir eczahane gibi tanzim eden Cenâb-ı Allah, takdir buyurduğu illetler, hastalıklar ve dertler için şifâyı, devâyı, dermânı ve ilâcı da yine kendisi ihsân eder. Kullarını hastalıklardan kurtarır, sıkıntılardan ferahlandırır.

      Şâfî ismi, Kur’ân’da fiil sîgası halinde gelmiştir. Hz. İbrâhim (as), kavmine şöyle demişti: “Ben hastalandığımda bana şifâ veren Allah’tır.”1
      Cenâb-ı Hak, arıların şifâ kaynağı olarak yaratıldığını şöyle beyan buyurur: “Bal arılarının karınlarından insanlara şifâ olan muhtelif renklerde bal çıkar. Düşünen bir millet için bunda ibret vardır.”2

      Cenâb-ı Hak Kur’ân’ın da şifâ kaynağı olduğunu haber verir. Bakalım:
      * “Kur’ân îman edenler için hidâyet rehberi ve şifâdır.”3
      * “Kur’ân’dan îman edenler için rahmet ve şifâ olan şeyler indiriyoruz.”4
      * “Ey insanlar! Rabb’inizden size bir öğüt, kalplerde olana şifâ, iman edenlere hidâyet rehberi ve rahmet gelmiştir.”5
      * “Allah mü’minlerin gönüllerine şifâ verir (ferahlandırır).”6

      Hazret-i Âdem’e (as) isimlerin öğretilmesi ve talim edilmesi hakîkatinin, yeryüzünün halîfesi olan insanoğlunun ilim, teknik, fen ve sanatlara kabiliyetli olarak yaratıldığına işâret ettiğini beyan eden Bedîüzzaman, her bir ilim, fen ve sanatın hakîkâtinin de Cenâb-ı Allah’ın bir ismine dayandığını kaydeder.7

      Üstad Saîd Nursî Hazretlerine göre tıp ilmi de Şâfî ismine dayanmaktadır. Cenâb-ı Hakkın yeryüzü eczahanesinde koyduğu Rahîmâne cilveleri ve devâları araştıran bu ilmin hakîkati Şâfî isminden gelmektedir.8

      Şifâ, devâ ve âfiyetin, insanı tam minnettâr eden ve şükre sevk eden nîmetlerden olduğunu belirten Üstad Hazretleri, küre-i arz hastahanesinde maddî-mânevî bütün dertlerin ve ihtiyaçların dermanlarını ihsan eden Şâfî-i Hakîki’nin küllî şefkatinin ve kudsî Rahîmiyet’inin aslâ gözlerden kaçmayacağını ifâde eder.9

      Bedîüzzaman’a göre hastalıklar Şâfî ismine işâret ettiği gibi, Şâfî ismi de hastalıkları gerekli kılmaktadır.10 Her bir hayat sahibi ancak Şâfî isminin tecellîsine mazhariyetle hastalıktan şifâ bulmaktadır. Her bir mahlûk hastalığa dûçâr olduğunda Şâfî isminin şefkatini hissetmektedir. Kezâ, hastalıkların perde arkası gayet sevimlidir. Hattâ perde açılsa her bir hasta, korktuğu ve nefret duyduğu hastalığının rahmet açısından gayet sevimli ve hoş olduğunu görecek ve kendisini rahmet ve şefkatiyle kucaklayan Cenâb-ı Allah’a sonsuz şükredecektir.

      Saîd Nursî’ye göre rızık, şifâ ve yağmur doğrudan doğruya Zât-ı Rezzâk-ı Şâfî olan Cenâb-ı Allah’a aittir, perdesiz Cenâb-ı Allah’tan gelmektedir. Şâfî-i Hakîm-i Zülcelâl, büyük yeryüzü eczahanesinde her derde bir devâ istif etmiş, her hastalığa bir derman halk etmiştir. Elbette tedâvi için ilâçları aramak, almak ve kullanmak meşrûdur ve gereklidir. Fakat tesiri ve şifâyı Cenâb-ı Hak’tan bilmelidir. Çünkü dermanı O verdiği gibi; şifâyı veren de O’dur.11

      Allah’ın cinleri ve insanları yaratmazdan önce Şâfî isminin nasıl tecellî ettiği hususuna gelince;

      1- Öncelikle şunu belirtmeliyiz ki, insanlar ve cinler yokken Şâfî ismine ihtiyaç duymazlar.

      2- Meleklerin de—her ne kadar hastalık çekmeseler de—Şâfî ismine olan ihtiyaçlarını ve Şâfî isminden istifâdelerini göz ardı etmemek lâzım. Nitekim yukarıya aldığımız âyetlerde de gördüğümüz gibi, rahmet ve hidâyet de bir nevî “şifâ”dır. Cenâb-ı Hak tüm âlemleri rahmetle, tüm akıl sahiplerini rahmet ve hidâyetle kuşatmıştır.

      3- Şâfî isminin insanlar, cinler ve hattâ melekler ötesindeki tecellîlerini kavramak ruhî kuvvetlerimizin de, aklî melekelerimizin de üzerindedir.

      4- Allah, Vacibü’l-Vücud’dur. Ezelî ve Ebedîdir. Varlığının sonu olmadığı gibi, başlangıcı da yoktur. Mâhiyeti bizim mâhiyetimize benzemez. Varlığı, varlıkların varlığı cinsinden değildir.12

      5- Zaman üstü ve zaman ötesi bir kavram olan “Ezel”, Allah’ın zamana bağlı olmaktan münezzeh bulunduğunu gösterir. Yani ezel, zaman itibariyle mâzîde bir uç demek değildir. Ezel’i geçmişte bir uç zaman dilimi gibi gösterip, o vakitte insanın da olmadığını nazara alarak Şâfî isminin nasıl tasarrufta bulunduğunu düşünmenin hakîkati yoktur.

      6- Ezel’i, geçmişle birlikte şu ânı ve geleceği “birden tutan ve yüksekten bakan” bir ayna misâlinde düşüneceğiz. O halde, eşyanın vücudunda ezelin bir geçmiş zaman dilimi olarak algılanması, esas tutulması ve ona göre Allah’ın sıfatlarında zamana bağlı mecburî bir tasarruf tasavvur edilmesi doğru değildir.13

      7- Öyleyse biz, Allah’ın Şâfî isminin ve sâir isimlerinin “yaşadığımız ve hissettiğimiz” şu andaki tecellî ve tasarruflarını kavramakla yükümlüyüz.

      Dipnot:
      1- Şuarâ Sûresi, 26/80;
      2- Nahl Sûresi, 16/69;
      3- Fussilet Sûresi, 41/44;
      4- İsrâ Sûresi, 17/82;
      5- Yunus Sûresi, 10/57;
      6- Tevbe Sûresi, 9/14;
      7- Bakara Sûresi, 2/31; Sözler, s. 224;
      8- Sözler, s. 238;
      9- Lem’alar, s. 218;
      10- Lem’alar, s. 16;
      11- Lem’alar, s. 218;
      12- Mektûbât, s. 242;
      13- Sözler, s. 430