Atilla İlhan'ın Şiirleri

    • Atilla İlhan'ın Şiirleri

      ADIM SONBAHAR


      nasıl iş bu

      her yanına çiçek yağmış

      erik ağacının

      ışık içinde yüzüyor

      neresinden baksan

      gözlerin kamaşır



      oysa ben akşam olmuşum

      yapraklarım dökülüyor

      usul usul

      adım sonbahar


      ADIMLA NASIL BERABERSEM



      hacet yok hatırlatmasına seni hatıraların

      bir dakika bile çıkmıyorsun aklımdan

      koşar gibi yürüyüşün

      karanlıkta bir ışık gibi aydınlık gülüşün



      hacet yok hatırlatmasına seni hatıraların

      uzak uzak yıldızlarla çevrilmiş kainatın

      karanlık boşluklarında akıp giderken zaman



      adımla nasıl berabersem öylece beraberiz

      seninle her saat seninle her dakika seninle her saniye

      gönlümüz mutluluğa inanmış olmanın gururuyla rahat

      koltuğumuzun altında birer dinamit gibi kellemiz

      ve sonra her zaman her ölümlüye

      aynı şartlar altında kısmet olmıyan

      gerçekleri görmenin aydınlığı alınlarımızda



      hacet yok hatırlatmasına seni hatıraların

      sen bana kalbim kadar elim kadar yakınsın

      AĞIR KAN KAYBI




      Biz yalnızlıktan doğduk o dağdağalı sudan

      Biz yani erdoğan ayşenur ali ve ahmet

      Birkaç litre kan bir hayli kemik epeyce korku

      Sanki bir tesbih koptu tane tane savrulduk

      Köy köy bucak bucak memleket memleket

      Yani afyon adilcevaz akçadağ turgutlu

      Birkaç litre kan bir hayli kemik epeyce korku



      Buzlu mehtap alçakca kesmişti yolumuzu

      Bütün kapılardan açıkca kovulmuştuk

      Silahımız avcumuza yapışmıştı soğuktan

      Biz yani erdoğan ayşenur ali ve ahmet

      Birkaç litre kan bir hayli kemik epeyce korku

      Kestiremedik ne yaptığımızı kim olduğumuzu

      Sanki bir tesbih koptu tane tane savrulduk

      Köy köy bucak bucak memleket memleket

      Yani afyon adilcevaz akçadağ turgutlu

      Birkaç litre kan bir hayli kemik epeyce korku



      Ne kadar korkmuştuk elimizden tutmadılar

      Doğrudur kendi içimizde daraldığımız

      Kim neyi savundu bilinmez nereye kadar

      Biz yani erdoğan ayşenur ali ve ahmet

      Başka bir yalnızlıkta boğulduk / havasızlıktan

      Sanki bir tesbih koptu tane tane savrulduk

      Köy köy bucak bucak memleket memleket

      Ne solculuğumuz solculuktu ne sağcılığımız

      Karanlık bir kapı ölüp üstümüze kapandılar

      Kimse bizi sevmedi / ağır kan kaybıyız

      AĞUSTOS ÇIKMAZI



      beni koyup koyup gitme

      ne olursun

      durduğun yerde dur

      kendini martılarla bir tutma

      senin kanatların yok

      düşersin yorulursun

      beni koyup koyup gitme

      ne olursun



      bir deniz kıyısında otur

      gemiler sensiz gitsin bırak

      herkes gibi yaşasana sen

      işine gücüne baksana

      evlenirsin çocuğun olur

      sonun kötüye varacak

      beni koyup koyup gitme

      ne olursun



      elimi tutuyorlar ayağımı

      yetişemiyorum ardından

      hevesim olsa param olmuyor

      param olsa hevesim

      yaptıklarını affettim

      seninle gelemeyeceğim attilâ ilhan

      beni koyup koyup gitme

      ne olursun


      AH



      yüzünün yarısı göz kadife yansımalı

      bulutlu siyah ah bulutları eflatun

      o boy aynasından çıktı fransızın malı

      vişne asidi vardı tadında rujunun

      ah sinema yıldızı filan olmalı

      ağızlığı kristal son derece uzun



      bir kibrit çakıldı mı ah yağmurluklu kız

      alevinden anlamlı dumanlar üfürüyor

      ah çocuk yüzünde gül goncası ağız

      saçlarından incecik su tozu dökülüyor

      sığınak gibi derin ağaçlar gibi yalnız

      karartma başlamış ışıklar örtülüyor



      ellerinde ruh gibi ah portakal kokusu

      kırkmaları morsalkım göz kapakları saydam

      çok vapurun battığı bir liman ******su

      bir hırsla öptüm ki ah ölürüm unutamam

      ay ışığında deniz akordeon solosu

      pırıl pırıl yaşadım üç dakika tastamam



      görkemli çadırında italyan lunaparkın

      sanki zeytin düşürür yerlere gözlerini

      ah tahtına kurulmuş bol sakallı bir kadın

      sutyenler tutmuyor çılğın göğüslerini

      kaşları ip incesi kumral kirpikleri kalın

      kim görse şaşırır sakalının süslerini



      tavana asılmış sosyalist saçlarından

      ah sabah sabah omuzları kan içinde

      işkence sonrası genç bir kadın militan

      yığınlar uğulduyor hummalı gençliğinde

      adı bile çıkmamış dudaklarından

      doğru yaşadığının sımsıkı bilincinde


      ALLENDE ALLENDE



      ölüm birden boşalmasıdır insanın kendisinden

      gizli titreşimler uçar belki boşlukta sesinden



      güneş vurunca parıldar görünmez ayak izleri ki

      beyhude korularda eski bir yaz gezmesinden



      solgun bir gülümseme hani ay büyürken görünür

      aynalarda bırakılmış nice yüz birikintisinden



      artık hiç olmasa da sonbahar penceresinde o

      camların buğulanması her akşam nefesinden



      kimsesiz bahçelerde besbelli yalnız dolaştığı

      rüzgârsız akşamüstleri yaprakların ürpermesinden



      duyulur ardında bıraktığı hayallerin gürültüsü

      sinsi bir deprem gibi camları titretmesinden



      masasına gelip gittiği açıkça anlaşılır

      daktilosu çalışmasa da şeridinin eskimesinden



      durduğu yerde patlaması mürekkep hokkalarının

      ömrünce biriktirdiği sosyalist öfkesinden



      ne kadar yok etse ölüm vuruşu göklerde yankılanan

      kocaman bir yürek kalır şili'nin allende'sinden

      AN GELİR



      an gelir

      paldır küldür yıkılır bulutlar

      gökyüzünde anlaşılmaz bir heybet

      o eski heyecan ölür

      an gelir biter muhabbet

      çalgılar susar heves kalmaz

      şatârâbân ölür



      şarabın gazabından kork

      çünkü fena kırmızıdır

      kan tutar / tutan ölür

      sokaklar kuşatılmış

      karakollar taranır

      yağmurda bir militan ölür



      an gelir

      ömrünün hırsızıdır

      her ölen pişman ölür

      hep yanlış anlaşılmıştır

      hayalleri yasaklanmış

      an gelir şimşek yalar

      masmavi dehşetiyle siyaset meydanını

      direkler çatırdar yalnızlıktan

      sehpada pir sultan ölür



      son umut kırılmıştır

      kaf dağı'nın ardındaki

      ne selam artık ne sabah

      kimseler bilmez nerdeler

      namlı masal sevdalıları

      evvel zaman içinde

      kalbur saman ölür

      kubbelerde uğuldar bâkî

      çeşmelerden akar sinan

      an gelir

      -lâ ilâhe illallah-

      kanunî süleyman ölür



      görünmez bir mezarlıktır zaman

      şairler dolaşır saf saf

      tenhalarında şiir söyleyerek

      kim duysa / korkudan ölür

      -tahrip gücü yüksek-

      saatlı bir bombadır patlar

      an gelir

      attilâ ilhan ölür


      ARABESK



      ıslığında usturalar bileniyor

      bıyıkları marşandiz katarı

      zulasında eroini esrarı

      tutuklandıkça yenileniyor



      kafası kızdı mı taksim'de akşam

      bütün lahmancunlar ondan sorulur

      oğlanın birine takıldı / tamam

      çengelköy'lü sevtap diye meşhur



      göğüsleri hakikat birer kumru

      eskiden de süslenir boyanırmış

      ayak ayak üstüne atıp oturdu mu

      insanda can mı bırakırmış



      sabaha karşı bir büyük rakı

      yıldız tozuması külüstür mehtap

      arabada sevişmek başlıca merakı

      ne kanun tanıyor ne de kitap



      bu yollara düşecek adam mıydı

      çiçek yaptırmalar parfüm filan

      bu sefer yakasını fena kaptırdı

      sevtap başını yiyecek anlaşılan



      boşversene / daha ölmedik ulan
      ray-man is offline Alıntı Yaparak Cevapla

      ARTI SONSUZ




      yağmurun yerden göğe yağdığı

      bu gece yasak bölgedeyim

      büyük çingenelerin çaldığı

      kaçak silahların içindeyim

      sevişmek kapısının kapandığı



      bir nabız yoklar ki daima

      hızlı bir nabız yoklar elim

      öpüştüklerim hırsızlama

      çirkin bir ağızda dişlerim

      bir bıçak değer dudağıma



      gök yarıldıkça şimşeklerden

      soğuk aynalarda kilitliyim

      tırnaklarımdaki elektrikten

      su gibi erir iliştiklerim

      kıvılcımlar uçar kirpiklerimden



      doğumdan öncesini yaşıyorum

      henüz belli olmadı kimliğim

      vücudunu arıyor ruhum

      bir yerde atomun çekirdeğiyim

      bir yerde artı sonsuzum

      AYDINLIK NEYİN OLUYOR?



      aydınlık neyin oluyor senin

      gökyüzü akraban filan mı

      beni bulur bulmaz gözlerin

      şimşek çakıyorum yalan mı

      yüzünde yalazını gezdirdiğin

      saçlarından tutuşmuş orman mı

      akla ziyan bir şey elektriğin



      ayışığı mavisi dudaklarından mı

      o ışık zenginliği mi giyindiğin

      uzay tozları mı yıldızlardan mı

      elime dokunduğu an elin

      güneşler açıyorum sahi ondan mı

      aydınlık neyin oluyor senin



      AYRILIK SEVDAYA DAHİL



      Açılmış sarmaşık gülleri kokularıyla baygın

      En görkemli saatinde yıldız alacasının

      Gizli bir yılan gibi yuvarlanmış içimde kader

      Uzak bir telefonda ağlayan yağmurlu genç kadın

      Rüzgar uzak karanlıklara sürmüş yıldızları

      Mor kıvılcımlar geçiyor dağınık yalnızlığımdan

      Onu çok arıyorum onu çok arıyorum

      Heryerimde vücudumun ağır yanık sızıları

      Bir yerlere yıldırım düşüyorum

      Ayrılığımızı hisettiğim an demirler eriyor hırsımdan

      Ay ışığına batmış karabiber ağaçları gümüş tozu

      Gecenin ırmağında yüzüyor zambaklar yaseminler unutulmuş

      Tedirgin gülümser

      Çünkü ayrılık da sevdaya dahil çünkü ayrılanlar hala sevgili

      Hiç bir anı tek başına yaşayamazlar

      Her an ötekisiyle birlikte herşey onunla ilgili

      Telaşlı karanlıkta yumuşak yarasalar

      Gittikçe genişliyen yakılmış ot kokusu

      Yıldızlar inanılmıyacak bir irilikte

      Yansımalar tutmuş bütün sahili

      Çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var

      Öyle vahşi bir tad ki dayanılır gibi değil

      Çünkü ayrılıklar da sevdaya dahil

      Çünkü ayrılanlar hala sevgili

      Yanlızlık hızla alçalan bulutlar karanlık bir ağırlık

      Hava ağır toprak ağır yaprak ağır

      Su tozları yağıyor üstümüze

      Özgürlüğümüz yoksa yalnızlığımız mıdır

      Eflatuna çalar puslu lacivert bir sis kuşattı ormanı

      Karanlık çöktü denize

      Yanlızlık çakmak taşı gibi sert elmas gibi keskin

      Ne yanına dönsen bir yerin kesilir fena kan kaybedersin

      Kapını bir çalan olmadı mı hele elini bir tutan

      Bilekleri bembeyaz kuğu boynu parmakları uzun ve ince

      Sımsıcak bakışları suç ortağı kaçamak gülüşleri gizlice

      Yalnızların en büyük sorunu tek başına özgürlük ne işe yarayacak

      Bir türlü çözemedikleri bu ölü bir gezegenin soğuk tenhalığına

      Benzemesin diye özgürlük mutlaka paylaşılacak suç ortağı bir sevgiliyle

      Sanmıştık ki ikimiz yeryüzünde ancak birbirimiz için varız

      İkimiz sanmıştık ki tek kişilik bir yalnızlığa bile rahatça sığarız

      Hiç yanılmamışız her an düşüp düşüp kristal bir bardak gibi

      Tuz parça kırılsak da hala içimizde o yanardağ ağzı

      Hala kıpkızıl gülümseyen sanki ateşten bir tebessüm zehir zemberek AŞKIMIZ


      AYSEL GİT BAŞIMDAN



      Aysel Git Başımdan

      Aysel git başımdan ben sana göre değilim

      Ölümüm birden olacak seziyorum.

      Hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim

      Aysel git başımdan istemiyorum.



      Benim yağmurumda gezinemezsin üşürsün

      Dağıtır gecelerim sarışınlığını

      Uykularımı uyusan nasıl korkarsın,

      hiçbir dakikamı yaşayamazsın.

      Aysel git başımdan ben sana göre değilim.

      Benim icin kirletme aydınlığını,

      hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim



      Islığımı denesen hemen düşürürsün,

      gözlerim hızlandırır tenhalığını

      Yanlış şehirlere götürür trenlerim.

      Ya ölmek ustalığını kazanırsın,

      ya korku biriktirmek yetisini.

      Acılarım iyice bol gelir sana,

      sevincim bir türlü tutmaz sevincini.

      Aysel git başımdan ben sana göre değilim.

      Ümitsizliğimi olsun anlasana

      hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim.



      Sevindiğim anda sen üzülürsün.

      Sonbahar uğultusu duymamışsın ki

      içinden bir gemi kalkıp gitmemiş,

      uzak yalnızlık limanlarına.

      Aykırı bir yolcuyum dünya geniş,

      Büyük bir kulak çınlıyor içimdeki.

      Çetrefil yolculuğum kesinleşmiş.

      Sakın başka bir şey getirme aklına.

      Aysel git başımdan ben sana göre değilim,

      ölümüm birden olacak seziyorum,

      hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim.

      Aysel git başımdan seni seviyorum...


      BAKARSAK



      Zarif bir hüzündür bembeyaz dolaşan kuğuya bakarsak

      Mücevher titreşimleriyle mütereddit bir akşam suya bakarsak

      Fazlasıyla ısındı deniz kaynadı kaynayacak

      Dipten bir deprem yaklaşıyor suyun üzerindeki buğuya bakarsak

      Ne kadar yoksul ve çıplak görünürse görünsün ağaçlar

      O kadar yakındır ilkbahar özsuyu yürümüş dallara uğultuyla bakarsak



      BANA BİR ŞİMŞEK ÇAK...



      bana bir şimşek çak

      ortalık fena karanlık

      yüreğim örtülüyor

      ağır bir dalgınlığa genişliyorum

      durmadan değişen o mevsimde

      dağlarda kalın

      omuz omuza bulutlar

      çok fena kalabalık

      ellerim çıplak

      bana bir şimşek çak

      kötü bir tuzaktayım

      bilmem ne yapsak

      aklımda fikrimde onlar

      yaşlı ve genç

      erkek ve kadın

      korkularıma tutsak



      bana bir şimşek çak

      içim içime sığmıyor artık

      vahim bir çağrışımdan

      daha vahimine atlamaktayım

      bana bir şimşek çak

      belki fena halde

      yanılmaktayım

      o ince kız çocuğu

      gün doğmadan her sabah

      bir hapisaneden bir nezarethaneye

      kelepçeli götürülüyor

      dudakları titrek

      gözlerinde buğu

      bilmem ki nasıl anlatayım

      bağışlanmaz suçu dünyayı sevmek

      bir de o

      adını bile bilmediği

      kıvırcık saçlı'devrimci'öğrenciyi

      fakülte kapısında vurulmuş

      yağmurun altında

      çıplak

      bana bir şimşek çak

      çok yanlış anlaşılmaktayım

      hesabım yanlış bir mahkemede görülüyor

      içimdeki zemberek

      boşandı boşanacak

      yaşamak mı gerek

      yoksa unutmak mı

      şaşırmaktayım

      galiyef yoldaş ne olacak

      galiyef yoldaş sibirya sürgünü

      sanki yalın bir bıçak

      kayarak

      bir kırlangıç hızıyla

      bulutların arasından

      karanlığın böğrüne saplanacak



      galiyef yoldaş ne olacak

      galiyef yoldaş sibirya sürgünü

      elinde bir mektup eski yazıyla

      artık yüzünü bile unuttuğu

      karısından

      burnunda sadece kokusu var

      ilkbahar kadar müşfik

      sonbahar kadar yumuşak

      galiyef yoldaş ne olacak

      avrasyada hala mazlumların uğultusu

      kısa bozkır atlarının nallarından

      gizli kıvılcımlar ki etrafa saçılıyor

      azadlık mermileridir

      çekirdekleri çelik

      cehennem gibi sıcak



      bana bir şimşek çak

      sala veriliyor görünmez minarelerden

      İzmir de istirdat ı yaşamaktayım

      bir yangın soluğu sokak içlerinden

      kordonboyunda muzaffer atlılar

      fahrettin paşanın süvarisi

      bana bir şimşek çak

      yolumu aydınlatacak

      gazi'nin gözlerinden

      mavi bir şimşek

      kuva-yı milliye mavisi

      aynı emaneti taşımaktayım

      'hürriyet ve istiklal benim karakterimdir'

      çünkü hain sinsi ve korkak

      aynı düşmana karşı

      savaşmaktayım


      BATAN BU KÖHNE ŞİLEB...



      garson masa iyi manzarayı değiştir

      sırası mı mehtabın yıldız yağmurunun

      bu gece yalnızım onlar gelmeyecek

      sapa bir yerindeyim umutsuzluğumun

      hava soğuk olmalı ağaçlar bütün duman

      eğer bulabilirsen ölü bir kar getir

      beyazlığı kalın bir su gibi uzayan

      bu gece yalnızım onlar gelmeyecek

      batan bu köhne şilebde ne işleri var



      çünkü battım kasa boş ne para ne çek

      çünkü bütün telefonlar ısrarla alacaklı

      bu gece yalnızım onlar gelmeyecek

      hani o sarışın kirpikleri saçaklı

      yanağını viski bardağıyla serinleten

      sonra nilay hani kafayı buldu mu ağlar

      cam yeşili yasemin cıgara dumanı nursen

      batan bu köhne şilebde ne işleri var



      garson masa iyi manzarayı değiştir

      büyük şimşek çakmalı gök gürültüsü filan

      şöyle dalları kıran şakırtılı bir yağmur

      köpek havlamaları bulut karanlığından

      zehir bulabilir misin çabucak öldürecek

      artık arsenik mi olur siyanür mü olur

      hangisi olursa olsun hepsi işime yarar

      yoksa bir tabanca bul bir avuç mermi getir

      bu gece yalnızım onlar gelmeyecek

      batan bu köhne şilebde ne işleri var


      BEKLE



      Gelecegim bekle dedi

      Ben beklemedim o da gelmedi

      ölüm gibi birşeydi

      Ama kimse ölmedi



      BELA ÇİÇEĞİ



      Alsancak garı'na devrildiler

      Gece garın saati bela çiçeği

      Hiçbir şeyin farkında değildiler

      Kalleş bir titreme aldı erkeği

      Elleri yırtılmıştı kelepçeliydiler

      Çantasını karısı taşıyordu



      Hiç kimse tanımıyordu kimdiler

      Gece garın saati bela çiçeği

      Üçüncü mevki bir vagona bindiler

      Anlaşıldı erkeğin gideceği

      Bir şeyden vazgeçmiş gibiydiler

      Bir türlü karısına bakamıyordu



      Ayaküstü birer bafra içtiler

      Gece garın saati bela çiçeği

      Şimdiden bir yalnızlık içindeydiler

      Karanlık gelmişi geleceği

      Birdenbire sapsarı kesildiler

      Vagonlar usul usul kımıldıyordu




      BEN ARTIK KÜSÜM



      beni de kırdılar içimde kırdılar

      karanlık camlardan sular akıyordu

      şimşekli bir boşlukta saat vurdu

      beni de kırdılar belki yalnızdılar

      belki onların da çocukluğu yoktu

      bütün şarkılara kapalıydılar

      bir genç kız değmemişti saçlarına



      beni de kırdılar ben artık küsüm

      yağmurları yağmıyor ağaçlarıma

      sularından içmiyorum susadım ama

      beni de kırdılar soğuk bir ölüm

      çevik bir bıçak gibi çakıldı aklıma

      oysa bir şarkıyım yeniden doğan günüm

      bütün şarkılara kapalıydılar


      BENCE MALUMDUR




      dikenin

      kalbime battığı bir sonbahar günüdür

      sen elini bulutların içinde gezdirirsin

      bulutlar senin gözlerinin üstünde yürürler

      içini kurtlar kemirir

      bence malumdur

      buğulanmış camların arkasında masmavi yüzün

      senin ateşler içinde olduğun

      bence malumdur

      ellerin muhakkak çocuk elleridir

      hep kimsenin bilmediği türküler düşünürsün

      onlar neden daima okul türküleridir

      süleymancıktan bahseder

      kara toprakta açık yeşil bir yıldız gibi akıp giden

      süleymancıktan

      ve karınca yuvalarından bahseder

      ışıksız kömürsüz karınca yuvalarından

      gökyüzünde kızıl bir hilalin kaydığını görürsün

      sen ansızın gökyüzünde görünürsün

      gözlerinin rengi

      bence malumdur

      elinde değildir akşam serinliğinde üşüsün

      eylül'den itibaren geceler hazindir uzundur

      sokaklar yorulur uykuya varıp gelirler

      sokakların üstüne bulutlar gelirler

      bulutların üstüne yıldızların gözleri gelir

      bir yıldız bir yıldızın ardınca gider

      yıldızların kaybolduklari yer

      bence malumdur

      karanlıkta bir şeyler kopar dağılır

      uzaktan yabancı sesler duyulur

      sen elini bulutların içinde gezdirirsin

      elin hayallerimi dağıtır

      bilirsin

      sen elini bulutların içinde gezdirirsin


      BENİ BİR KERE DÖVDÜLER



      beni bir kere dövdüler çok gözlüklüydüm

      daha bere giyiyordum bıyıklarım da duruyor

      büyükdere'de dövdüler emirgân ve birileri

      geceleyin dövdüler dişlerimi tükürdüm



      emirgan'la aramız çok eskiden beri yok

      niye ölmedim diye bana bozuluyor

      ötekiler şurda burda azar azar gördüğüm

      çakıdan bozma itler sustalı birileri

      fakat çok fena dövdüler size ne söylüyorum

      bir vakit omuzlarım tutmadı dişlerimi tükürdüm



      boşyerlerime vurdular yumrukları duruyor

      gecenin bir saatinde gizlice kustum

      bir böcek yürüyordu boynumdan içeri

      burnum mu kanıyordu ağlıyor muydum

      büyükdere'de dövdüler emirgân ve birileri

      ayıran eden çıkmadı susadım su veren yok

      kavgalı olmasaydık belki seni düşünürdüm

      çocuk sıcaklığına sığınıp uyumayı

      omzum bir vakit tutmadı dişlemi tükürdüm



      fakat çok fena dövdüler size ne söylüyorum

      daha bere giyiyordum bıyıklarım da duruyor

      hiç kimse o halimde görsün istemiyordum

      eczane aramak filan aklımdan geçmedi

      sıcak bir şeyler içmek otelde motelde

      kavgalı olmasaydık belki seni düşünürdüm

      dağıtılmış suratımı avuçlarına saklamayı

      ağlamayı düşünürdüm kim bilir belki de

      bir vakit omzum tutmadı dişlerimi tükürdüm



      beni bir kere dövdüler çok gözlüklüydüm

      daha bere giyiyordum bıyıklarım da duruyor

      büyükdere'de dövdüler emirgân ve birileri

      senin için dövdüler dişlerimi tükürdüm


      BEN SANA MECBURUM



      Ben sana mecburum bilemezsin

      Adını mıh gibi aklımda tutuyorum

      Büyüdükçe büyüyor gözlerin

      Ben sana mecburum bilemezsin

      İçimi seninle ısıtıyorum



      Ağaçlar sonbahara hazırlanıyor

      Bu şehir o eski İstanbul mudur?

      Karanlıkta bulutlar parçalanıyor

      Sokak lambaları birden yanıyor

      Kaldırımlarda yağmur kokusu

      Ben sana mecburum sen yoksun



      Sevmek kimi zaman rezilce korkudur

      İnsan bir akşam üstü ansızın yorulur

      Tutsak ustura ağzında yaşamaktan

      Kimi zaman ellerini kırar tutkusu

      Birkaç hayat çıkarır yaşamasından

      Hangi kapıyı çalsa kimi zaman

      Arkasında yalnızlığın hınzır uğultusu



      Fatihte yoksul bir gramafon çalıyor

      Eski zamanlardan bir Cuma çalıyor

      Durup köşe başında deliksiz dinlesem

      Sana kullanılmamış bir gök getirsem

      Haftalar ellerimde ufalanıyor

      Ne yapsam ne tutsam nereye gitsem

      Ben sana mecburum sen yoksun



      Belki Haziranda mavi benekli çocuksun

      Ah seni bilmiyor kimseler bilmiyor

      Bir şilep sızıyor ıssız gözlerinden

      Belki Yeşilköy'de uçağa biniyorsun

      Bütün ıslanmışşın tüylerin ürperiyor

      Belki körsün kırılmışsın telâş içindesin

      Kötü rüzgâr saçlarını götürüyor



      Ne vakit bir yaşamak düşünsem

      Bu kurtlar sofrasında belki zor

      Ayıpsız fakat ellerimizi kirletmeden

      Ne vakit bir yaşamak düşünsem

      Sus deyip adınla başlıyorum

      İçim sıra kımıldıyor gizli denizlerin

      Hayır başka türlü olmayacak

      Ben sana mecburum bilemezsin..



      BİRAZ PARİS




      - 1. place pigalle



      telefonlarla geldi telaşlı ve ürkek

      birdenbire geldi beklemiyordum

      hayli dargın sesi kalın ve titrek

      umutsuzluğuma geldi oysa yorgundum

      üstelik incittim de istemeyerek



      akşamdı samanyolu patlamıştı

      bütün sacre coeur silme akordeon

      mulhouse'lu muydu neydi işte unuttum

      ilk yudumda ağlamaya başlamıştı

      şakakları ter içinde gece saat on

      kibrit aranıyor göğüs geçirerek

      bütün sevgilerinde yanılmıştı



      bir omzuna almış sanki gökyüzünü

      dudakları masmavi alsace lorrain

      yüzü cermenlerin en eski hüznü

      hölderlin bakıyor sisli gözlerinden

      ellerini şöyle okşayacak oldum

      duydum nabzının gök gürültüsünü



      adı yağmur mu akşamüstü mü

      uzak bir panayırda ip atlayan çocuklar

      dalgalar vurdukça sarsılan mendirek

      gecesi kaydı mı nedense beni arar

      dilinde özürler bilerek bilmeyerek

      zenciler çaldı mı cazın hali başka

      oturduğu yerde içtikçe eksilerek

      barın camlarına ******lar çiziliyor

      özlem büyük korku epeyce şaka



      telefonlarla geldi telaşlı ve ürkek

      birdenbire geldi beklemiyordum

      hanidir içimden bir başkası geçiyor

      gözlerim hanidir ondan uzakta

      hölderlin'i bırakmıştım artık sevmiyordum



      BİR ÜÇ BEŞ



      desen ki denizin tuzu

      çiğ düşmüş kadife donlu patlıcanlar

      desen ki kendilerinden karga çığlılarıyla kaçanlar

      en fakiri en zengini çirkini ve ******su

      seni unutmuş olsun

      sen ki üşümüş gökte o yalnız bulutsun

      kıskanmadığın cömert bir maviliğin ortasında o

      bildiğin yalnızlığın ellerinden tutmuşsun

      desen ki unutulmuşsun



      denizler kızılca kıyamet akıp geçiyor

      zamana karşı geliyorsun

      bir üç ve beş leylekler artık gitti

      şimdi seni artık karanlıkta bir liman çekiyor

      unutulduğun unutulmadığın bilinmediğin bir liman

      bir üç ve beş derken şişede rom bitti

      sen yaşamaya başladığın zaman



      üşümüş gökte o yalnız bulut

      kendini hic yerinde hissetmiyeceksin

      keyif senin

      istersen talihini billur akıntılarla bir tut

      ellerini göğsüne kavuştur

      doğu batı kuzey güney diyerek

      koştur

      bir üç ve beş istersen rom kadehleri gibi

      nasıl ki unutulmuşsun

      devril

      ve bitir maceranı


      BÖYLE BİR SEVMEK (NE KADINLAR SEVDİM)



      Ne kadınlar sevdim zaten yoktular

      Yağmur giyerlerdi sonbaharla bir

      Azıcık okşasam sanki çocuktular

      Biraksam korkudan gözleri sislenir.



      Ne kadınlar gördüm zaten yoktular

      Böyle bir sevmek görülmemiştir

      Hayır sanmayın ki beni unuttular

      Hala arasıra mektupları gelir

      Gerçek değildiler birer umuttular

      Eski bir şarkı belki bir şiir



      Ne kadınlar sevdim zaten yoktular

      Böyle bir sevmek görülmemiştir

      Yalnızlıklarımda elimden tuttular

      Uzak fısıltıları içimi ürpertir

      Sanki gökyüzünde bir buluttular

      Nereye kayboldular şimdi kimbilir



      Ne kadınlar sevdim zaten yoktular

      Böyle bir sevmek görülmemiştir.


      BÜYÜK YOLLARIN HAYDUDU



      İşte sımsıcak lejyoner bakalları içinde

      Margot'nun sigarillosuna ateş tutuyor

      Tersine dönük gözkapakları uykusuzluktan

      Kirli sarı bir gök birikmiş kadehinde

      Hiçbir kibriti bir seferde yakamıyor



      Asıl bu ödlek flüt onu böyle yıkan

      Uykusuzluktan çok bu ödlek flüt margot'nun

      Çıplak gözlerindeki rom lekesi dişlerindeki

      Tebeşir beyazı açlık paletindeki karanlık

      Rimelindeki is ve dudak rujundaki kan

      Je hais les dimanches şarkısı juliette greco'nun



      İşte dudaklarını konyağa vermiş dinlendiriyor

      Tersine dönük gözkapakları uykusuzluktan

      Bir yatak biliyor musunuz ah biliyor musunuz



      Göğsüne yeşil mürekkeple margot'nun gözleri oyulmuş

      Her gittiği yere bir tutam sigarillo dumanı götürecek

      Margot'nun paketinden bir siyah götürecek kusuk siyah

      Kendine geceler boyamak için izmir'de istanbul'da



      Nasıl yapıyor bilmiyorum bir türlü aklım almıyor

      Beyoğlu'ndan st-placide'e çıkıyor basmane'den passy'e

      İzmir'de 15945'ten soruyorsunuz gitti diyorlar

      İstanbul'da siyasi polis bile adresini bulmamış


      CARİCİN'DE GEÇEN KIŞ



      Akşamları göl eflatun bir keder

      Sazlıklarda pırıl pırıl

      Buz tutmuş bataklık kuşları

      Ağaçlardan

      Çürük sarı ve kızıl

      Son yapraklar dökülüyor

      Rüzğarlı sonbahardan

      Nasılsa kurtulmuşları

      Gümüş karanlığında anlaşılmaz sesler

      Havada mutsuz bir bulut

      Umutsuz ve kararsız süzülüyor

      Neredeyse akşam yıldızı

      Yorgun kırmızı

      Neredeyse ay

      Neredeyse ay

      (Herşey niçin bu kadar eski

      Niçin bu kadar uzak)

      Caricin'de geçen kış

      Tepeden tırnağa katran ve su buharı

      Volga'nın uykusuna bir rüya gibi sarkmış

      Ateşten örümcek nehir vapurları

      Neredeyse akşam yıldızı

      Yorgun kırmızı

      Neredeyse ay

      Neredeyse ay

      Caricin'de geçen kış

      Dalgın bir sarışın

      Karanlık bir miralay

      Birisi nijniy novgorod'dan henüz gelmiş belki

      Belki kazan'a öbürü yola cacak

      (Herşey niçin bu kadar eski

      Niçin bu kadar uzak)

      Caricin'de geçen kış

      Seyrek sakallarında yıldızlar

      İskelede namaza durmuş

      İhtiyar bir tatar

      Altında sokak lambasının

      Dalgın bir sarışın

      Karanlık bir miralay

      Kadının astragan mantosu sırtında

      Uzun ve beyaz ellerini çaresiz kavuşturmuş

      Kısa kirpiklerinde incecik buz tozu

      Adam buz mavisi pelerin astragan kalpak

      İçinde bir atmaca ayrılık korkusu

      Yüreğini parçalar

      (Herşey niçin bu kadar eski

      Niçin bu kadar uzak)

      Caricin'de geçen kış

      Neredeyse akşam yıldızı

      Yorgun kırmızı

      Neredeyse ay

      Neredeyse ay

      Kararmış bir can gibi çınlıyor

      Dönmüş gölün üstünde akşam ayazı

      Kararmış ve kocaman

      Konakta zaman zaman

      Koridorda ürkek ayak sesleri

      Kapının ardında fısıltılar

      Onun için herkes kaygılanıyor

      Bugün de geçti svetlana radiceva

      Ardında nemli bir is kokusu

      Giderilmez pişmanlıklar

      Eflatun bir keder

      Bırakarak


      CEBBAR OĞLU MEHEMMED



      kaman civarına bahar gelince yıkılır ovadan apdal çadırları

      yücesinde pare pare duman tutmuş

      düdüldağ'ın yaylasında mekan kurulur

      hoş gelmişsin evvel bahar

      nisan ayı içinde donanır dağlar

      donanır yeşilinden alından

      istasyon deresi kabarmıştır

      hacıdağ'ın selinden

      dağlar sıra sıradır eylim eylim

      dağlar uzanır bir uçtan bir uca

      dağlar bir birinden yüce

      yamaçlarında kireç yakılır

      bir ömür boyunca kahrı çekilir

      kimse anlamamış sırrını hikmetini

      bu bereket nereden gelir

      başınızdan duman eksilmesin gavurdağları

      siz hikayet eylediniz bana

      bahçe kazasının kaman köyünden

      cebbar oğlu mehemmed'in hikayesini



      yılların yücesinden şöyle bir seyran edelim

      bir avuç toprağıma çöreklenmek için

      yürümüş selamsız sabahsız

      destursuz girmiş memleketime

      yedi çeşit frenk askeri

      uğursuz bir hava çökmüş

      üstüne memleketimin

      uğursuz ve karanlık

      çocuklar gülmemiş artık

      sessiz sessiz ağlamış analar

      oduna giderken vurulmuş

      ve yahut harman yerinde

      avuçları buğday kokan delikanlılar



      ve nice gavurdağı kızlarının

      birer birer ırzına geçilmiş

      yalvarmış ihtiyarlar allah'a

      - rivayet şöyledir kim -

      dumanlı bir güz akşamı

      şu mor dağlar efendim

      destur demiş de yürümüş

      silkinip kalkmış ayağa



      gel haberi öteden verelim

      çıkmış dağlara kendiliğinden

      cebbar oğlu mehemmed

      fransız'a silah çekmiş

      hür yaşamak uğruna

      ırz uğruna namus uğruna

      ana için baba ve kardeş için



      şu mübarek topraklar

      şu mübarek vatan için

      derken efendim

      bir gün kaman'dan öte

      uğrun uğrun haber ulaşmış

      urfa'nın antep'in köylerine

      gözü kanlı maraş beylerine



      cebbar oğlu mehemmed

      burcu burcu çam kokan bir yaz akşamı

      omuz vermiş bir ağaç gölgesine

      usul usul türkü söylüyor

      - hasret kuşun kanadında

      deli kuşlar uçun gayrı

      yazımız böyle yazılmış

      bu diyardan göçün gayrı -

      kirveleri durdu ve süleyman

      on sekiz adım gerisinde

      şahin gibi tünemişler kayaların üstüne

      avuçları sıcak bakışları ok gibi

      deliyor her dokunduğu yeri

      biri doğuya bakıyor diğeri batıya



      iptida durdu görüyor geleni

      yel midir toz mudur anlamıyor

      lakin bıyıkları terlemeden

      çeteci olan garip ökkeş

      çok geçmeden getiriyor haberi

      tabur tabur üstümüze varıyor

      düşman yola çıktı savranlı'dan



      hemen mevzie sokuldu mehemmed

      yanıbaşında durdu ve gerisinde süleyman

      çeteler yer tutup pusu kurdular

      kanlı geçit boyuna

      düşman yanaşırken kaman köyüne

      bekletmeden yaylım ateşi açıldı

      mermi kurşun yağmur gibi saçıldı

      ilk seferinde on beş kişi vurdular

      ve bir hayli düşman kırdılar

      yamaçlarda koptu kızılca kıyamet

      cesaretlerine söz yoktu ama

      neyleyip nitsinler düşman daha çoktu

      düştü birer birer bütün yiğitler

      gürültüler boğazda sustu nihayet



      demek diz üstü düşmüş mehemmed

      kirvesi durdu'nun yanıbaşına

      kanlar akar yarasından

      al al olmuş çevresinden



      köpük köpük gözlerini doldurur

      bir başına mehemmed yedi düşman öldürür

      mavzerinin namlusu hala sıcak

      tutulmaz

      ölümün derdi büyük yiğenim

      çare bulunmaz



      aynı akşam doğurmuş karısı döne

      mavi gözlü bir çocuk sarışın

      bir avuç toprak sarmışlar altına

      ve kemal koymuşlar adını

      CİNAYET SAATİ



      Haliç'te bir vapuru vurdular dört kişi

      Demirlemişti eli kolu bağlıydı ağlıyordu

      Dört bıçak çekip vurdular dört kişi

      Yemyeşil bir ay gökte dağılıyordu



      Deli cafer ismail tayfur ve şaşı

      Maktulün onbeş yıllık arkadaşı

      Üçü kamarot öteki aşçıbaşı

      Dört bıçak çekip vurdular dört kişi



      Cinayeti kör bir balıkçı gördü

      Ben gördüm kulaklarım gördü

      Vapur kudurdu kuduz gibi böğürdü

      Hiçbiriniz orada yoktunuz



      Demirlemişti eli kolu bağlıydı ağlıyordu

      On üç damla gözyaşını saydım

      Allahına kitabına sövüp saydım

      Şafak nabız gibi atıyordu

      Sarhoştum Kasımpaşa'daydım

      Hiçbiriniz orada yoktunuz



      Haliç'te bir vapuru vurdular dört kişi

      Polis kaatilleri arıyordu

      Deli cafer ismail tayfur ve şaşı

      Üzerime yüklediler bu işi

      Sarhoştum Kasımpaşa'daydım

      Vapuru onlar vurdu ben vurmadım

      Cinayeti kör bir balıkçı gördü



      Ben vursam kendimi vuracaktım


      CLAUDE DİYE BİR ÜLKE




      claude diye bir ülke siyah palmiyelerin

      değişerek her gece genç kızların öptüğü

      yanlış erkekler gibi çizdiği raphael'in

      şüpheli dudakları ayva tüyü



      cladue diye bir ülke kuşların ürküttüğü

      tüylü sevişmesi yağmurlu geyiklerin

      kırık masallarının uzaktan göründüğü

      lesbos adasındaki bitmemiş şiirlerin



      cladue diye bir ülke mermer prensesin

      ağzıyla emdiği yılanların sütünü

      o kadar korktuğu ibranî peygamberin

      ay doğunca yaşayan ay batınca ölü



      radyoaktif etkilerle saçların birden

      balmumu bir heykel başında uzaması

      röntgen yansımaları seramik gözlerinden

      ellerinin inatla göğsünü araması

      boşlukta katılaşan bir kadın kahkahası

      akvaryum yeşili flamand resimlerinden

      kaşlarının aynalarda incecik alınması

      her şimşek çakışta kendiliğinden

      sebâ melikesinin odalık hareminden

      kuduslü bir kızın âzeri ağlaması

      servirû sultan'ın yahudi dişlerinden

      çıplak ten aydınlığına işleyen sızı



      claude diye bir ülke neuilly'de damgalanmış

      fransız pullarının paris laciverdine

      kendinden başlayarak herkeste yanılmış

      rüyalar işleyince eksik erkekliğine



      claude diye bir ülke hiç kimse uğramamış

      okyanus diplerinden yoğun sessizliğine

      dünya haritasından oyulup çıkarılmış

      uluyan bir köpek bırakılmış yerine


      DİYALEKTİK GAZEL



      büyük bir şaşaadır ölüm

      ebruli nurlarla gelir

      öyle bir yanardağdır ki öfkesi

      mutantan destur'larla gelir



      karşıtıyla yüklüdür herşey

      mutlak çözümlerden vazgeç

      tartışılmaz mükemmellikler

      ne gizli kusurlarla gelir



      sen sen ol korkma karanlıktan

      dik ışık çekirdeklerini

      çünkü en berrak sular bile

      en yağlı çamurlarla gelir



      nasıl doğmakla başlarsa ölüm

      ölmekle başlar öyle hayat

      bil ki dünyayı sarsan sıçramalar

      birikmiş şuurlarla gelir


      ELDE VAR HÜZÜN



      Söyleşir

      Evvelce biz bu tenhalarda

      Ziyade gülüşürdük

      Pır pır yaldızlanırdı kanatları kahkaha Kuşlarının

      Ne meseller söylerdi mercan köz nargileler

      Zamanlar değişti

      Ayrılık girdi araya

      Hicrana düştük bugün



      Ah nerde gençliğimiz

      Sahilde savruluşları başıboş dalgaların

      Yeri göğü çınlatan tumturaklı gazeller

      Elde var hüzün



      O şehrâyin fakat çıkar mı akıldan

      Çarkıfeleklerin renk renk geceye dağılması

      Sırılsıklam âşık incesaz

      Kadehlerin mehtaba kaldırılması

      Adeta düğün

      Hayat zamanda iz bırakmaz

      Bir boşluğa düşersin bir boşluktan

      Birikip yeniden sıçramak için

      Elde var hüzün

      ELİMDEN GELEN BU



      Elimden gelen bu ben iki kişiyim

      Çoğalmak neyse ne azalmak zor

      Birisi seni her an bırakıp gittiğim

      Öbürü kan gibi tutulmuş seviyor

      Ağzındali acı alnındaki çizgiyim

      Gözlerine kirli bir bulut getirdim

      Hiçbir sevinç aydınlığı onu silemiyor



      Elimden gelen bu ben iki kişiyim

      Birisi kapadığın kapılardan gitmiyor

      Yağmur yağmaksa o güneş açmaksa o

      Bir yerin üşüse onun sıcaklığı

      Öbürü en içten çağrını işitmiyor

      Alıp tutmaksa o basıp gitmekse o

      Bakışları kıyısız deniz uzaklığı



      Elimden gelen bu ben iki kişiyim

      İkisi birden çıkmaya uğraşıyor

      Bilmem ki hangisinden nasıl vazgeçeyim

      Birisi yeni baştan serüvene başlamış

      Öbürü silahında son mermiyi sıkıyor

      Çoğalmak neyse ne azalmak zor

      EMİRGAN'DA ÇAY SAATİ



      çerağan sarayı'ndan büyükdere'ye

      üşümek sonbaharında eski çınarların

      uzadığı yerlerde gizlice akşamların

      başlayıp adeta kendini dinlemeye

      kafeslerin ardında bol gözlü bir kadın

      ansızın giydirilmiş ipek feraceye

      bir çay yalnızlığı emirgan'dan öteye

      değdikçe ısındığı yaldızlı bardağın

      nedim'den yansıması tatyos efendi'ye

      tenha bir genç kız sesiyle hicazkar'ın

      kuytularda çürüdüğü bağdadi yalıların

      yorgun sarmaşıklarıyla sarkmış bahçeye

      soğuk kuşlar gibi dağılır boğazda

      rüzgarın getirdiği donuk bir yağmur pusu

      istinye'de gemilerin karanlık uykusu

      kırık direkleriyle dalgın ve hasta

      birden içimi kaplayan ölüm korkusu

      selam verilince meçhul bir namazda

      gazali'yse biraz mevlana biraz da

      kubbenin altındaki divan uğultusu

      'şeref' vapurundan en kirli beyazda

      yüzlerce harbiyeli sürgün yolcusu

      havada bir asılmış adam kokusu

      istanbul jöntürkleri hüzzam bir yasta

      yankılarıyla telaşlı geceleri bebek'ten

      motorların taşıyıp o kadar bitiremediği

      en yılgın sonbahar benim gözlerimdeki

      çok daha dumanlı mütareke günlerinden

      alaturka saat kaçta ikinci tö"mbeki

      miralay sadık beyin nargilesinden

      dem çekip kumrular gibi sebilleri senlendiren

      osmanlı sehpalarının gölgesindeki

      emirgan'da acılaşmak koyu bir semaverden

      çaylar gibi kararıp kaç defalarca eski

      bir şiir üzüntüsüyle müseddes biçimindeki

      çoktan unutulmuş kilitli defterlerden

      EMPERYAL OTELİ



      ben hiç böylesini görmemiştim

      vurdun kanıma girdin itirazım var

      sımsıcak bir merhaba diyecektim

      başımı usulca dizine koyacaktım

      dört gün dört gece susacaktım

      yağmur sönecekti yanacaktı

      sameland seferden dönecekti

      duvardaki saat duracaktı

      kalbim kendiliğinden duracaktı

      ben hiç böylesini görmemiştim

      vurdun kanıma girdin itirazım var

      emperyal otelinde bu sonbahar

      bu camların nokta nokta hüznü

      bu bizim berheva olmuşluğumuz

      bir nokta bir hat kalmışlığımız

      bu rezil bu çarşamba günü

      intihar etmiş kötümser yapraklar

      öksürüklü aksırıklı bu takvim

      ben hiç böylesini görmemiştim

      vurdun kanıma girdin itirazım var

      sesleri liman sislerinde boğulur

      gemiler yorgun ve uykuludur

      sabahtır saat beş buçuktur

      sen kollarımın arasındasın

      onlar gibi değilsin sen başkasın

      bu senin gözlerin gibisi yoktur

      adamın rüyasına rüyasına sokulur

      aklının içinde siyah bir vapur

      kıvranır insaf nedir bilmez

      otelin penceresinde duracaktın

      şehri karanlıkta görecektin

      karanlıkta yağmuru görecektin

      saçların ıslanacak ıslanacaktı

      kış geceleri gibi uzun uzun

      tek damla gözyaşı dökmeksizin

      maria dolores ağlayacaktı

      istanbul'u yağmur tutacaktı

      bütün bir gün iş arayacaktım

      sana bir türkü getirecektim

      kulaklarımız çınlayacaktı

      emperyal oteli'nin resmini çektim

      akşam saçaklarından damlıyordu

      kapısında durmanı söylemiştim

      yüzün zambaklara benziyordu

      cumhuriyet bahçesi'nde insanlar geziyordu

      tepebaşı'ndaki küçük yahudiler

      asmalımesçit'teki rum kemancı

      böyle rüzgarsız kalmışlığımız

      bu bizim çektiğimiz sancı

      el ele tutuşmuş geziyordu

      gazeteler cinayeti yazıyordu

      haliç'e bir avuç kan dökülmüştü

      emperyal oteli'nde üç gece kaldık

      fazlasına paramız yetmiyordu

      gözlerin gözlerimden gitmiyordu

      dördüncü gece sokakta kaldık

      karanlık bir türlü bitmiyordu

      sirkeci garı'nda sabahladık

      bilen bilmeyen bizi ayıpladı

      halbuki kimlere kimlere başvurmadık

      hiçbiri yüzümüze bakmıyordu

      hiç kimse elimizden tutmuyordu

      ben hiç böylesini görmemiştim

      vurdun .... kanıma girdin ..... kabulümsün.


      GECE BULUŞMASI



      Sen İstinye'de bekle ben buradayım

      İçimde köpek gibi havlayan yalnızlığım

      Belki gelmem gelemem 5 dakika bekle git

      Çünkü ben buradayım Karanlıktayım



      Çünkü elimi kestim beni kan tutuyor

      Şarabım bütün ekşi suyum soğuk

      Yanımda olmadınmı seni seviyorum

      Belki gelmem gelemem 5 dakika bekle git



      Yüzünü ıslatmadan ağlıyabilir misin

      Gece yarıları telefon ettin mi hiç

      Karanlık adamlar hüviyetini sordu mu

      Ben senin olmadığını arıyorum

      Belki gelmem gelemem 5 dakika bekle git



      Yabancı gibisin miyop gözlerin kısık

      Bana ait ne varsa hepsi seni korkutuyor

      Sana ait ne varsa hiçbiri benim değil

      Belki ölmek hakkımı kullanıyorum

      Belki gelmem gelemem 5 dakika bekle git


      GECENİN KAPILARI



      Fena bir yerimden koptuğum doğru

      Kendimden çok fazla yaşamaktayım

      Nereye bağlanacak bu işin sonu

      Aslında ben kimim meraktayım



      Bütün kapılar kapandı sokaktayım


      GEÇERDİ HEP



      Geçerdi hep

      Pırıltılı kanunlar

      Neves gecelerden

      İhtimal buhranlı gecelerdi hep

      Yüreğinde yalnızlığın tortusu

      Vazoda yaseminler

      Ufukta yağmur kuşları

      Çözülmez bilmecelerdi hep

      Ansızın dalar

      Bir yorgunluğa uyanırdın

      Güneş çekilmiştir bahçelerden

      Lambalar çok erken yanmış

      Aldatılmak korkusu

      Sık sık bozulan yeminler

      Enfarktüs kuşkuları

      Sinsi bir kederdi hep

      Zaman zaman düşündüğün

      Aklına geldikçe güldüğün

      Şan şeref ve ün

      Beyhude şeylerdi hep


      GİBİ REDİFLİ GAZEL



      yorgun kadınlar içtik

      yalnızlıktan uğuldayan

      tuzlu kan gibi

      nice akşamlar devirdik

      çengi kıyamet

      'kızıl sultan' gibi



      vurdukça mızrap

      öyle yoğun bir melâl

      dağılır ki tamburdan

      bastırır eski sevdalar

      göz gözü görmez

      duman gibi



      su karanlıktır

      ve kadehler boşalmış

      leylaklar darmadağan

      kıvılcımlar savurup narçiçeği

      çöker bir daha başımıza gökyüzü

      tutuşmuş tavan gibi



      kanlı hesapları vardır

      kıyamete kadar sürecek

      ölümlü şairlerin

      kim bilir nerden bilecek

      ne çığlıklar geçer daha dünyadan

      attilâ ilhan gibi


      HARP KALDIRIMINDA AŞK



      sen şimdi yanımda yepyeni bir türkü gibisin

      hiç görmediğim yıldızlar gözlerine doğmuş

      bir büyüklük duygusu dağlar gibi yüreğinde

      ah biz mutluluğu böyle aranıp duracak mıyız

      yağmur hep böyle yağacak mı hatıralara

      eksik olan bir şey var sana bana dair

      belki bir rüzgar belki rüzgardan da hafif

      ama kalbimiz yine uzak bir deniz gibi boş

      heybetli gurupların belirdiği saatlerde



      sen şimdi yanımda yepyeni bir türkü gibisin

      acaba nasıl öğrenmişim nasıl farkında olmadan

      her şey nasıl olup geçmiş nasıl barut yağmış

      nasıl güneş vurmuş zehirlenmiş şehrin üstüne

      şimdi hangi kıyılarda gemiler demir alıyor

      güney rüzgarlarına açıp yelkenlerini

      belki bir italyan kızı tüfeğine dayanmış

      senin gibi barışı tasarlıyor dağlarda

      mahzun esirler harp şarkıları kadar mahzun

      gizlice talim ediyor hürriyet adımlarını



      sen şimdi yanımda yepyeni bir türkü gibisin

      ah şu harp bitse rüzgar gibi bir nefes alabilsek

      kimseler kimseler çıkmasa yolumuzun üstüne

      yağmur yağsın varsın ıslansın saçlarımız

      yalnız duyulmaz olsun göğsümüzdeki darlık

      dilimizdeki kilit kolumuzdaki zincir

      ömrümüz meçhullerden meçhullere akıyor

      saatler bizim değil kitaplar bizim değil

      bizim değil yaşamak bizim değil hiçbir şey

      kendi dünyamızda yabancılar gibiyiz

      ya çok erken ya çok geç doğmadık mı sevgilim

      buna rağmen mutluluğa inanıyoruz


      HAYIR



      bu döşeği sen mi serdin elin dert görmesin ana

      ana uyuyacağım ninni çağır danalar girsin bostana

      çetin bir yörük kızı hoyrat murat dağı'ndan

      bir papatya getirsin bir gelincik getirsin

      elimden tutsun beni metristepe'ye götürsün

      gönlümce bir hu diyeyim hısımım ali osman'a

      yamacına yöresine rüzgarlı camlar dikeyim



      bu hosşerimi sen mi ettin eline sağlık ana

      ana lokma dökelim aşure kaynatalım

      hayır dağıtalım hayır ali osman dayıma

      ördüğün bu çorabı sağlıcakla giyiyorsam

      tuzladığın bu ayranı afiyetle içiyorsam

      tuttuğun bu yoğurdu yoğurduğun bu ekmegi

      kaynattığın bu bulguru çalakaşık yiyorsam

      etime ve sütüme ineğimin ıslıklı memelerine

      kabıma kaçağıma toprağıma bu benim diyebiliyorsam

      ali osman dayımın yoksul yüreği bunun bedeli



      metristepe göğüne uğru yıldız uğramaya

      ana bu benim yüreğim hısımım ali osman'ın yüreği