Tasavvuf ve Manevi Hayatimiz - Hayat Dengemiz

    Bu internet sistesi çerezleri kullanmaktadır. Bu siteyi gezmeye devam ederek, çerezlerin kullanımı hususunu kabul ediyorsunuz. Daha fazla ayrıntı

    • Tasavvuf ve Manevi Hayatimiz - Hayat Dengemiz



      Tasavvuf ve Manevi Hayatimiz - Hayat Dengemiz


      He­de­fi Al­lah rı­za­sı olan bir ha­re­ke­tin, ilâ­hî öl­çü­le­re uy­ma­sı şart­tır. İlâ­hî öl­çü­ler, Kur’an ve sün­net­le be­lir­len­miş­tir. Kur’an ve sün­ne­tin or­ta­ya koy­du­ğu öl­çü­le­rin ta­ma­mı­na İs­lâm di­ni de­nir.

      İs­lâm di­ni, iman, ilim, amel, gü­zel ah­lâk ve edep­le in­sa­nın dün­ya ve âhi­ret sa­ade­ti­ni ga­ran­ti eden ilâ­hî bir ter­bi­ye sis­te­mi­dir.

      Al­lah Te­âlâ, İs­lâm’dan baş­ka bir di­ni, yo­lu, fel­se­fe ve ya­şan­tı­yı ka­bul et­me­ye­ce­ği­ni bil­dir­miş, ak­si­ne gi­den­le­rin dün­ya ve âhi­ret­te pe­ri­şan ola­ca­ğı­nı açık­ça ifa­de bu­yur­muş­tur. (Âl-i İm­rân 3/85)

      Hz. Re­sû­lul­lah (s.a.v) ise di­nî ha­ya­tı­mız­da sün­ne­tin ye­ri­ni şöy­le be­lir­le­miş­tir:

      “Kim, hak­kın­da bi­zim (açık ve­ya işa­ret yol­lu) em­ri­miz (ve mü­sa­ade­miz) ol­ma­yan bir iş ya­par­sa o, (ki­şi ve yap­tı­ğı amel­ler Al­lah ka­tın­da) red­de­di­lir.” (Bu­hâ­rî, İ‘ti­sâm, 20; Müs­lim, Ak­zı­ye, 17; Ebû Dâ­vûd, Sün­net, 5; İbn Mâ­ce, Mu­kad­di­me, 2)

      Bu­ra­da şu so­ru­lar ak­la ge­le­bi­lir:

      “İs­lâm’dan baş­ka hiç­bir şey Al­lah ka­tın­da ka­bul gör­mü­yor­sa, fark­lı isim­ler­le ha­ya­tı­mı­za gi­ren fık­hî mez­hep­le­rin ve ta­sav­vuf meş­rep­le­ri­nin du­ru­mu ne­dir? Bun­lar İs­lâm da­ire­si­nin ne­re­sin­de­dir? Eğer İs­lâm’ın bir par­ça­sı ise­ler, ni­çin fark­lı isim­ler­le anı­lı­yor ve an­la­tı­lı­yor­lar? Bu de­ği­şik isim­ler ve ekol­ler di­nî bir­li­ği boz­maz mı? Din bir­se ni­çin fark­lı yol­lar or­ta­ya çık­tı?”

      Bu so­ru­la­ra kı­sa­ca şu ce­va­bı ve­re­bi­li­riz:

      Bü­tün hak mez­hep­ler ve meş­rep­ler, din de­ğil­dir, di­nin in­san­la­rın akıl ve id­rak se­vi­ye­si­ne gö­re açık­la­ma­sın­dan ve uy­gu­lan­ma­sın­dan iba­ret­tir. Hiç­bi­ri di­ni tah­rip et­mez, ak­si­ne, di­ne hiz­met eder. Her iki ekol de İs­lâm’ın sü­kût et­ti­ği ve ic­ti­ha­da açık bı­rak­tı­ğı ko­nu­lar­da din adı­na söz­cü­lük yap­mış, Al­lah ve Re­sû­lü’nün (s.a.v) mu­ra­dı­nı tes­bi­te ça­lış­mış, bu alan­da çok önem­li va­zi­fe­ler gör­müş­tür.

      Ta­sav­vu­fî Ha­yat

      Ta­sav­vuf ye­ni bir din de­ğil­dir, di­ni an­lat­ma­nın ve ya­şat­ma­nın en ko­lay yo­lu­dur. Al­lah ve Re­sû­lü’nün (s.a.v) öğ­ret­ti­ği edep üze­re ku­rul­muş mâ­ne­vî ve ah­lâ­kî eği­tim sis­te­mi­dir. Te­mel me­to­du, aşk ile gö­nül­le­ri Hakk’a bağ­la­mak­tır. Te­mel usu­lü, töv­be, ih­lâs, farz­la­rı eda, ha­ram­la­ra ve­da, zi­kir, ra­bı­ta, soh­bet, hiz­met ve edep­le nef­si ter­bi­ye et­mek­tir. He­de­fi, Al­lah Te­âlâ’nın rı­za­sı­na ulaş­mış kâ­mil in­san ye­tiş­tir­mek­tir.

      Ta­sav­vuf ter­bi­ye­si­nin mer­ke­zin­de kâ­mil mür­şid bu­lu­nur. Tıp­kı Hz. Re­sû­lul­lah’ın (s.a.v) ken­di­si­ne tâ­bi olan sa­hâ­be­le­re fe­yiz ve­rip, aşk aşı­la­yıp, ör­nek olup ken­di­le­ri­ni eği­tti­ği ve ter­bi­ye et­ti­ği gi­bi.

      Mür­şid, bu yol­da mâ­ne­vî eği­ti­mi­ni ta­mam­la­mış ve­lî­ler ara­sın­dan se­çi­le­rek gö­rev­len­di­ri­lir. Bu gö­re­vi ona halk de­ğil, Ce­nâb-ı Hak ve­rir. Yü­ce Al­lah’ın mu­ra­dı böy­le­dir. Al­lah Te­âlâ, Hz. Pey­gam­ber’den (s.a.v) son­ra ye­ni bir pey­gam­ber gön­der­me­ye­ce­ği için, onun üm­me­ti­ni ba­şı boş bı­rak­ma­mış­tır. Rah­me­tiy­le on­la­rı hak yo­la da­vet ede­cek, ken­di­le­ri­ne bu yol­da ör­nek ola­cak, mâ­ne­vî ter­bi­ye­le­ri­ni ger­çek­leş­ti­re­cek, di­nin ha­ki­ka­tiy­le ya­şan­ma­sı­nı ko­lay­laş­tı­ra­cak kâ­mil ve mü­kem­mil dost­la­rı­nı bu üm­me­tin için­den ek­sik et­me­miş­tir, kı­ya­me­te ka­dar da et­me­ye­cek­tir.

      Bu iş Hz. Pey­gam­ber’e (s.a.v) vâ­ris ol­mak­tır. Ema­net çok bü­yük, çok kıy­met­li ve çok na­zik­tir. Onu ta­şı­ya­cak kim­se­le­rin hem âlim hem ârif ol­ma­sı şart­tır. Onun için mür­şid ilim ir­fan sa­hi­bi edep­li ki­şi­ler­den se­çi­lir. Ger­çek­ten ter­bi­ye ol­ma­yan kim­se baş­ka­sı­nı ter­bi­ye ede­mez.

      Bü­yük ve­lî Ebû Hafs el-Had­dâd (k.s) ta­sav­vuf yo­lu­nun ne ol­du­ğu­nu kı­sa­ca şöy­le ta­rif et­miş­tir:

      “Ta­sav­vuf bü­tü­nüy­le edep­ten iba­ret­tir. Her anın, her ha­lin ve her ma­ka­mın ken­di­ne gö­re bir ede­bi var­dır. Her va­kit ede­be ri­ayet eden kim­se, Al­lah dos­tu olur. Ede­bi ko­ru­ma­yan kim­se, her ne ka­dar ken­di­si­ni gü­zel bir hal­de zan­net­se de esa­sen onun Hak ka­tın­da de­ğe­ri yok­tur. Bu kim­se ken­di­si­nin ilâ­hî hu­zur­da ka­bul gör­dü­ğü­nü dü­şün­se de, as­lın­da ora­dan çok uzak­ta­dır.” (Hüc­vî­rî, Keş­fü’l-Mah­cûb, s. 51; Süh­re­ver­dî, Avâ­rif, s. 54)

      Bu oku­la sa­mi­mi­yet­le gi­ri­lir, edep­le çı­kı­lır. Sab­re­dip de­vam eden­ler Al­lah’ın iz­niy­le he­de­fe ula­şır, ilâ­hî dost­luk ma­ka­mı­na eri­şir. Yü­ce mev­lâ­ya dost olan­la­ra ne mut­lu!

      Ta­sav­vu­fun Kay­na­ğı

      İs­lâm’ın da­ve­ti in­san için­dir. Da­ve­tin he­de­fi, in­sa­nı ilâ­hî ter­bi­ye ile bu­luş­tur­mak­tır. İn­san­la­rın fıt­rat­la­rı çok de­ği­şik­tir. Her bir in­sa­nın Al­lah ile mu­hab­be­ti ve mü­na­se­be­ti ta­şı­dı­ğı fıt­ra­ta gö­re fark­lı­lık ar­ze­der. Bu­nu ifa­de için ârif­ler, “Al­lah’a gi­den yol­lar mah­lû­ka­tın sa­yı­sın­ca­dır” der­ler.

      İş­te ta­sav­vuf bü­yük­le­ri, di­nin asıl­la­rın­dan hiç­bir ta­viz ver­me­den, de­ği­şik usul­ler kul­la­na­rak in­sa­na ulaş­ma­ya, onu keş­fet­me­ye, ka­bi­li­yet­le­ri­ni ge­liş­ti­rip in­ki­şaf et­tir­me­ye ça­lış­mış­lar­dır. Bu amel­le­rin tü­mü­ne “sey­rü sü­lûk” den­mek­te­dir.

      Ta­sav­vuf bü­yük­le­ri ter­bi­ye me­tot­la­rı­nı te­mel­de Kur’an ve sün­net­ten al­mış­lar­dır. Ay­rı­ca in­san­lı­ğın or­tak de­ğer­le­ri­ni ve tec­rü­be­le­ri­ni de kul­lan­mış­lar­dır. Bu­nu, “Hik­met mü­mi­nin yi­tik ma­lı­dır, onu ne­re­de bu­lur­sa al­ma­ya en faz­la hak sa­hi­bi odur” (Tir­mi­zî, İlim, 19; İbn Mâ­ce, Zühd, 10) ha­di­si­ne uya­rak yap­mış­lar­dır.

      Bu ara­da di­ni­mi­zin tas­vip et­ti­ği örf, âdet ve mas­la­hat gi­bi pren­sip­ler­den is­ti­fa­de et­miş­ler­dir. Biz­den ön­ce­ki din­le­rin nesh edil­me­yen, ya­ni yü­rür­lük­ten kal­dı­rıl­ma­yan fay­da­lı öl­çü­le­ri­ni ve ah­lâ­kî de­ğer­le­ri­ni lâ­zım ol­duk­ça de­ğer­len­dir­miş­ler­dir. Bü­tün bun­la­rı ya­par­ken şu te­mel ku­ra­lı de­vam­lı göz önün­de bu­lun­dur­muş­lar­dır:

      “Ana il­ke­ler­de tak­lit ya­sak­tır. Fa­kat, il­ke­le­rin ger­çek­leş­me­si­ne yar­dım­cı ola­cak tak­tik ve me­tot­lar­da tak­lit ser­best­tir.” (Ge­niş bil­gi için bk. Ab­dül­bâ­rî en-Ned­vî, Bey­ne’t-Ta­sav­vu­fi ve’l-Ha­yat, s. 50-54)

      Bu şu de­mek­tir:

      İs­lâm di­ni­nin te­mel esas­la­rı­na ters olan hiç­bir şey ka­bul edi­le­mez ve di­nin bir par­ça­sı gi­bi gös­te­ri­le­mez. An­cak İs­lâm’ın dı­şın­da­ki din­le­rin ve mil­let­le­rin bir il­mi ve­ya tec­rü­be­si, di­nin özü­ne ters düş­mü­yor­sa, o şey­den is­ti­fa­de edi­le­bi­lir. Bu şey­ler di­ğer din­le­rin ve­ya fel­se­fe­le­rin te­mel il­ke­si de­ğil­se, onu tak­lit et­mek di­nen ser­best­tir. Ni­te­kim Hz. Re­sû­lu­lah Efen­di­miz (s.a.v), Hen­dek Gaz­ve­si’nde İran böl­ge­sin­de ya­şa­yan Fâ­ri­sî­ler’in hen­dek kaz­ma usu­lü­nü be­nim­se­miş ve kul­lan­mış­tır (Sü­hey­lî, Rav­zü’l-Ünüf, VI, 306; İbn Ke­sîr, es-Sî­re­tü’n-Ne­be­viy­ye, III, 183; İbn Hal­dûn, Tâ­rih, II, 29). Bu­nu ci­had işin­de ba­şa­rı­lı ol­mak için yap­mış­tır, gü­zel so­nuç da al­mış­tır.

      Kı­sa­ca be­lirt­mek ge­re­kir­se ta­sav­vuf, İs­lâm’ı, Asr-ı sa­âdet’te­ki gi­bi ya­şa­ma­ya ça­lış­mak­tır. Hz. Pey­gam­ber’in in­san­lı­ğa sun­du­ğu gü­zel ah­lâk­la ah­lâk­lan­mak­tır.

      Ta­sav­vuf Ter­bi­ye Oku­lu­dur

      Ter­bi­ye, sı­fa­tın de­ğiş­me­si ve gü­zel­leş­me­si­dir. Bu­nun te­me­li kalp te­miz­li­ği olup so­nu­cu gü­zel ah­lâk­tır. Bu­na tak­vâ de­nir.

      Tak­vâ­nın üç de­re­ce­si var­dır:

      1. Kal­bi şirk, kü­für, şek ve şüp­he­den te­miz­le­mek. Bu­nu ya­pan kim­se iman da­ire­si­ne gi­rer, mü­min olur, ilâ­hî emir­ler­le mü­kel­le­fi­ye­ti baş­lar.

      2. Kal­bi, ha­ram olan bü­tün gü­nah dü­şün­ce­le­rin­den ve nef­sin kö­tü ar­zu­la­rın­dan te­miz­le­mek. Bu­nu ya­pan sa­lih, müt­ta­ki bir kim­se olur.

      3. Kal­bi, Ce­nâb-ı Hakk’a per­de olan her tür­lü gaf­let, sev­gi ve ar­zu­dan te­miz­le­yip bü­tü­nüy­le Al­lah’a bağ­lan­mak­tır. Bu­nu ya­pan ârif ve kâ­mil in­san olur.

      Tak­vâ­nın ilk iki de­re­ce­si her­ke­se farz kı­lın­mış­tır; üçün­cü de­re­ce­si ise kul­la­ra rah­met ola­rak övül­müş, teş­vik edil­miş ve o has da­ire­ye gi­ren­le­re en gü­zel müj­de­ler ve­ril­miş­tir. He­def, üçün­cü da­ire­ye gi­ren bah­ti­yar­lar­dan ol­mak­tır. Kâ­mil mür­şid, tak­vâ­nın bü­tün de­re­ce­le­ri­ni el­de et­miş kim­se­dir.

      Kalp­te bu­lu­nan ve kalp ile iş­le­nen bü­tün mâ­ne­vî gü­nah­lar­dan da arın­ma­dık­ça ger­çek te­miz­lik ger­çek­leş­mez. Al­lah Te­âlâ,

      “Gü­na­hın açı­ğı­nı da giz­li­si­ni de ter­ke­din. Çün­kü gü­nah iş­le­yen­ler yap­tık­la­rı­nın ce­za­sı­nı mut­la­ka çe­ke­cek­ler” (En‘âm 6/120) bu­yu­ra­rak, her tür­lü gü­nah­tan uzak du­rul­ma­sı­nı em­ret­miş­tir.

      Kur’an, kal­bin te­miz­li­ği­ne “tez­ki­ye” is­mi­ni ver­miş ve ebe­dî kur­tu­lu­şu ona bağ­la­mış­tır (A‘lâ 87/14-15; Şems 91/9-10). Hz. Pey­gam­ber’in (s.a.v) te­mel gö­re­vi teb­liğ ve tez­ki­ye ola­rak be­lir­len­miş­tir.(Âl-i İm­rân 3/164; Cum‘a 62/2)

      Tez­ki­ye, ka­lı­bı de­ğil kal­bi te­miz­le­mek­tir. Bu, kal­bin şirk, kü­für, is­yan, gaf­let gi­bi mâ­ne­vî kir­ler­den arın­dı­rıl­ma­sı­dır. Bu arın­dır­ma, iman, nur, fe­yiz, töv­be, is­tiğ­far, göz ya­şı ve iba­det­ler­le ol­mak­ta­dır. Ha­dis­ler, di­nin ve gü­zel ah­lâ­kın mer­ke­zi­ne kal­bi koy­muş­tur. Pey­gam­ber Efen­di­miz (s.a.v), kal­bin in­sa­nın di­nî ha­ya­tın­da­ki ye­ri­ni şöy­le ta­nıt­mış­tır:

      “İn­san vü­cu­dun­da öy­le bir par­ça var­dır ki, o iyi ol­du­ğu za­man bü­tün be­de­nin iş­le­ri iyi ve gü­zel olur. O bo­zul­du­ğu za­man, bü­tün vü­cut bo­zu­lur. Dik­kat edin, o par­ça kalp­tir.” (Bu­hâ­rî, İmân, 39; Müs­lim, Mü­sâ­kât, 107; İbn Mâ­ce, Fi­ten, 14)

      Ta­sav­vu­fun ana ko­nu­su, bâ­tı­nî fı­kıh­tır. Bâ­tı­nî fı­kıh, in­sa­nın iç âle­mi­ni oluş­tu­ran kalp, ruh, ne­fis ve di­ğer la­ti­fe­le­rin tez­ki­ye, ter­bi­ye, te­rak­ki ve in­ki­şaf­la­rı­nı he­def­le­yen mâ­ne­vî, nu­râ­nî, kal­bî bir ilim­dir.

      Zâ­hi­rî fı­kıh vü­cu­du­mu­zun dış âza­la­rı ile ya­pa­ca­ğı iba­det ve va­zi­fe­le­ri in­ce­le­me ko­nu­su yap­tı­ğı gi­bi, bâ­tı­nî fı­kıh di­ye­bi­le­ce­ği­miz ta­sav­vuf da kalp­le il­gi­li iba­det ve ah­lâk­la­rı te­mel ko­nu­su yap­mış­tır. Bun­da­ki he­def, kal­bin ih­san mer­te­be­si­ne ulaş­ma­sı­dır.

      İh­san, kal­bin yü­ce Al­lah’ı gö­rü­yor­muş gi­bi O’na ya­kın­lık ka­zan­dı­ğı bir te­miz­lik, şu­ur ve has­sa­si­ye­te sa­hip ol­ma­sı­dır. Bu­na kal­bin se­lim ha­le gel­me­si de­nir. Âhi­ret­te ku­la fay­da ve­re­cek kalp bu­dur. Ta­sav­vuf­ta, kal­bin se­lim ha­le gel­me­si üç saf­ha­da ger­çek­leş­ti­ril­mek­te­dir.

      Bi­rin­ci saf­ha mâ­ne­vî kir­ler­den te­miz­lik, ikin­ci saf­ha yük­sek ah­lâk­lar­la gü­zel­lik, üçün­cü saf­ha ilâ­hî hu­zur­da ka­bul ve yü­ce Al­lah ile özel be­ra­ber­lik­tir. Bun­dan son­ra­sı hu­zur ma­ka­mı­dır. Ârif­ler, bu ha­li “kur­biy­yet” ola­rak ta­rif eder­ler ve ger­çek mâ­na­da “sû­fî” ke­li­me­si­ni bu sı­fa­tı el­de et­miş kâ­mil in­san için kul­la­nır­lar.(Süh­re­ver­dî, Avâ­rif, s. 18)

      Kur’an’da bu ya­kın­lı­ğa ula­şan­lar “mu­kar­re­bûn” sı­fa­tıy­la ta­nı­tıl­mış­lar­dır. İlâ­hî tak­si­me gö­re on­lar, in­san­lar için­de “sâ­bi­kûn” sı­nı­fı­nı oluş­tur­mak­ta­dır.(Vâ­kıa 56/11-12)

      Yu­ka­rı­da özet­le­di­ği­miz kal­bin tez­ki­ye­si ve nef­sin ter­bi­ye­si bü­tün mü­min­le­rin or­tak he­de­fi­dir. Bu he­def­te hiç­bir ih­ti­lâf yok­tur. İh­ti­lâf onun na­sıl el­de edi­le­ce­ği ko­nu­sun­da­dır.

      Hz. Pey­gam­ber Efen­di­miz’in (s.a.v) sa­adet­li ha­ya­tın­da bu işin mer­ke­zin­de biz­zat ken­di­si bu­lu­nu­yor­du. Mâ­ne­vî tez­ki­ye ve ter­bi­ye onun ne­za­re­tin­de ger­çek­le­şi­yor­du. On­dan son­ra bu gö­rev fark­lı usul­ler­le ye­ri­ne ge­ti­ril­me­ye ça­lı­şıl­dı.

      Sa­adet as­rın­dan son­ra mâ­ne­vî has­ta­lık­lar ço­ğal­dı ve yay­gın­laş­tı. Di­nî ha­ya­ta tak­lit hâ­kim ol­du. Ya­şa­nan mâ­ne­vî ge­ri­le­me­ye dev­let yö­ne­ti­mi bir ça­re bu­la­ma­dı. Bü­tün iyi ni­yet­le­ri­ne rağ­men fa­kih­ler bu mâ­ne­vî ge­ri­le­me­yi dur­du­ra­ma­dı­lar, onu üzü­le­rek sey­ret­ti­ler.

      Mü­fes­sir­ler ve mu­had­dis­ler, içi­ne dü­şü­len mâ­ne­vî boş­lu­ğun teh­li­ke­le­ri­ni an­lat­mak­tan öte bir şey ya­pa­ma­dı­lar.

      Bu ara­da hic­rî 2. asır­la bir­lik­te ye­ni bir ih­ya ha­re­ke­ti baş­la­dı. Bu, sön­me­ye yüz tu­tan di­nî ha­ya­tı can­lan­dır­ma ha­re­ke­tiy­di. Bu ha­re­ke­tin ba­şın­da bü­yük ve­lî­ler bu­lu­nu­yor­du. Bu ha­re­ket ay­nı za­man­da da­ha son­ra bir di­sip­lin ha­li­ni ala­cak olan ta­sav­vu­fî ter­bi­ye­nin te­mel­le­ri­ni oluş­tu­ru­yor­du. Ha­san-ı Bas­rî, Ma‘rûf-i Ker­hî, Mâ­lik b. Dî­nâr, Zün­nûn el-Mıs­rî, Süf­yân es-Sev­rî, Hâ­ris el-Mu­hâ­si­bî, Cü­neyd-i Bağ­dâ­dî gi­bi zat­lar, bu ha­re­ke­tin ilk ön­cü­lü­ğü­nü ya­pan kim­se­ler­dir.

      Ön­ce­le­ri va­az, soh­bet ve ör­nek ta­vır­lar­la hal­kı ku­cak­la­yan bu ir­şad fa­ali­yet­le­ri, 6. (12.) yüz­yıl­da bel­li bir di­sip­lin­le ku­ru­lan ter­bi­ye mü­es­se­se­le­ri­ne dö­nü­şe­rek, ta­ri­kat adıy­la İs­lâm âle­mi­ne ya­yıl­dı. Ku­ru­cu­la­rı­na nis­bet edi­le­rek anı­lan Kâ­di­riy­ye, Ri­fâ­iy­ye, Küb­re­viy­ye, Şâ­ze­liy­ye, Nak­şi­ben­diy­ye, Mev­le­viy­ye, Bay­ra­miy­ye gi­bi ta­ri­kat­lar, İs­lâm âle­min­de bü­yük hiz­met­ler ver­miş­ler­dir.

      Bü­tün bu ter­bi­ye ekol­le­ri­nin oluş­tur­du­ğu sis­te­me “ta­sav­vuf” de­nir.

      Bü­yük­ler de­miş­ler­dir ki: Kâ­mil bir in­sa­nı gör­me­yen kâ­mil ola­maz. İn­san tek ba­şı­na ken­di­si­ni ter­bi­ye ede­mez. Ter­bi­ye ol­ma­yan mâ­ri­fe­te ere­mez. Tek ba­şı­na ka­la­nı ne­fis ca­na­va­rı par­ça­lar, şey­tan kur­du yer. Ha­yır ve em­ni­yet, Al­lah için ku­rul­muş ce­ma­at­le bir­lik­te di­ni ya­şa­mak­tır.

      Bü­yük ve­lî Cü­neyd-i Bağ­dâ­dî (k.s), ta­sav­vu­fu kı­sa­ca şöy­le ta­rif eder:

      “Ta­sav­vuf, top­lu­ca töv­be et­mek­tir.

      Ta­sav­vuf, top­lu­ca hiz­met et­mek­tir.

      Ta­sav­vuf, top­lu­ca Al­lah’ın ipi­ne (ima­na, Kur’an’a ve ih­lâ­sa) ya­pış­mak­tır.

      Ta­sav­vuf, top­lu­ca Al­lah’ı zik­ret­mek­tir.

      Ta­sav­vuf, top­lu­ca Al­lah’a git­mek­tir.”

      Bü­tün Hak dost­la­rı­nın or­tak gö­rü­şü şu­dur:

      “Hz. Pey­gam­ber’in (s.a.v) sün­ne­ti­ni ta­kip et­mek­ten baş­ka Al­lah’a gi­den hiç­bir yol yok­tur. Bü­tün hal­le­ri­ni ve iş­le­ri­ni Kur’an ve sün­net­le öl­çüp on­la­rın emir ve işa­re­ti­ne gö­re ha­re­ket et­me­yen kim­se Al­lah dos­tu ola­maz. Al­lah dos­tu ol­ma­ya­na Al­lah’a gi­den yol­da uyul­maz. Uyu­lur­sa Al­lah’a de­ğil, ate­şe gi­di­lir.”(Ebû Nu­aym, Hil­ye­tü’l-Ev­li­yâ, X, 257; Sü­le­mî, Ta­ba­ka­tü’s-Sû­fiy­ye, 159; Ku­şey­rî, Ri­sâ­le, I, 107; Süh­re­ver­dî, Avâ­rif, s. 55)

      Ta­sav­vuf de­yin­ce ak­la ge­le­cek an­la­yış bu­dur. Bu öl­çü ve edep­le­ri kim ko­rur­sa, ger­çek mü­min, ha­ki­ki sû­fî, kâ­mil in­san odur. Bun­dan öte­si, ku­ru kav­ga ve fay­da­sız bir oya­lan­ma­dır.

      Fay­da­sız ilim­den ve iş­ler­den yü­ce Al­lah’a sı­ğı­nı­rız.

      Kaynak:

      Muhammed Saki Elhüseyni, Hayat Dengemiz