Ahlâkî Örnek Olarak Hz. Peygamber (s.a.s.)

    This site uses cookies. By continuing to browse this site, you are agreeing to our Cookie Policy.

    • Ahlâkî Örnek Olarak Hz. Peygamber (s.a.s.)



      Ahlâkî Örnek Olarak Hz. Peygamber (s.a.s.)

      Allah’ a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ ı çokça zikredenler için en

      güzel örnek olan Hz. Muhammed (s.a.s.), rahmeti her şeyi kuşatmış olan Allah’ ın

      tasdikiyle yüce bir ahlâk üzere yaşamıştır.

      Ahlâkın özünü kişilik; kişiliğin özünü ise kendiliğinden, devamlı ve kuşatıcı olan

      kısmı teşkil eder. İzlenmesi gerekli yol olarak sünnet de içerdiği devamlılık ve

      kuşatıcılık ile Hz. Peygamber in eşsiz ahlâkını şüphe ve yanlış anlamaya meydan

      vermeyecek şekilde insanlığın düşünme, ibret alma ve doğruyu bulma yeteneğinin

      istifadesine sunar. Muhtemel her yönü ve her türlü tezahürü ile hayatı bütünüyle

      kucaklayan istikamet, doğruluk ve adâlet; özü sözle, sözü de davranışla ayrılmaz

      bir vücut halinde birbirine nakşeden içtenlik ve samimiyet; düşünülen, söylenen ve

      yapılan her şeye güzellik ve insanilik damgasını vuran incelik, nezaket ve haya;

      her türlü iyiliğin özünü simgeleyen şefkat, merhamet ve muhabbet; her durum ve

      şartta insancalığı, insana yakışırlığı temsil eden hilm, cömertlik, sabır ve

      cesaret; kökü sağlam, dalları ise gökte olup her daim Rabbin izniyle yemişini

      veren iman ağacının özünü teşkil eden takva, itidal ve hakkaniyet; her türlü

      güzellik ve olgunluğun en güzel elbiseleri olan tevazu, sadelik ve vefa… O nun

      yüce ahlâkının ana çizgilerini oluşturur.

      Yeme-içme, giyim-kuşam, istirahat ve eğlenme gibi tabi ihtiyaçlarını

      karşılamasında; ailesi , akrabaları, dostları ve düşmanları ile ilişkilerinde;

      duâ, ibâdet ve niyazında; tebliğ ve sohbetlerinde; geçimini teminine yönelik

      faaliyetlerinde; tebessüm ve vakarında; afiyet ve hastalığında; zenginlik ve

      fakirliğinde; savaşta düşmanla olan mücadelesi ile evinde çocuklarıyla olan

      muhabbetinde; vefat etmiş oğlu İbrahim in bedenine damlayan gözyaşlarıyla şehid

      olmuş amcası Hz. Hamza nın delik deşik edilip hunharca parçalanmış bedenine bakan

      gözlerinde… kısacası hayatının her an ve her aşamasında bütün bu yüce değerler

      olgunlaşma çabası altında kendilerini gösterir ve O nun şahsiyetinin ayrılmaz

      parçaları haline gelirler.

      Hayat, devamlı değişen ilişkiler bütünü olup bütün değişimleri ile bir süreci

      ifade eder. Ahlâkise istikrarı, gelişimi ve olgunlaşması ile bu sürece kimliğini

      kazandıran, şahsiyetini verendir. Bu açıdan Peygamber Efendimizin detaylarıyla

      bilinen hayatına bakıldığında, bu hayata örnek şahsiyetini verenin, yüce

      değerlerin, dosdoğru yolun, insanca, insanın yaratılış amacına uygun yaşamanın

      ilahi kelimelerle ifadesi olan Kur an-ı Kerim in olduğu rahatlıkla görülür.

      Kendisine O nu en iyi tanıyan kimselerden biri olarak O nun ahlâkı nasıl idi diye

      sorulduğunda, sevgili eşi Hz. Âişe nin O nun ahlâkı Kur an idi. şeklinde cevap

      vermiş olması bu açıdan çok önemlidir. Öncelikle yaratan ve emredip en güzeline

      hidâyeteden yüce Allah ın Yâsîn, hikmet dolu Kur an hakkı için, sen şüphesiz

      gönderilenlerden (Rasûllerden)sin, dosdoğru yol üzerindesin. (36/Yâsîn, 1-4); Nûn.

      Kaleme ve yazdıklarına andolsun ki sen Rabbinin nimeti ile bir mecnun değilsin ve

      hiç şüphesiz senin için bitip tükenmeyen bir ecir vardır. Ve hiç şüphesiz sen yüce

      bir ahlâküzeresin. (68/Kalem, 1-4) ve benzeri âyetler ile Peygamber Efendimizin

      bir yandan üstün ahlâkına bir yandan da bu üstün ahlâkın İlâhî öğreti ile

      bağlantısına şahadeti; sonra da bu ilahi şahadete selim akıl ve kalpleri ile doğru

      bilgi, tecrübe ve haberlere istinaden katılıp, bu hakikati tasdik eden nice

      insanların buna tanıklığı göstermektedir ki O, özü, sözü ve hareketi ile hayatının

      başından sonuna kadar her anına damgasını vuran ahlâkı ile ilahi öğreti Kur ân-ı

      Kerim rehberliğinde insanî olgunluk ve kemale ulaşarak âlemlere rahmet olmuş;

      olgunluk ve kemali gaye edinenlere de en güzel örnek olarak Allah ın kulu ve

      elçisi olmanın gereğini yerine getirmiş; yaratan Rabbin adıyla okumanın anlamını,

      şeklini ve beşeri düzlemdeki fonksiyonunu bütün insanlığa göstermiştir.

      Dolayısıyla O nun eşsiz ahlâkını tetkik, insanı, Kur an rehberliğinde yaşanmış bir

      olgunluğun, kemalin kıyısına götürmekte; insana, hayatı hayat olarak bütün

      karmaşıklığı içinde bütünlüğü ile anlama, tatma ve yaşama imkanı vermektedir.

      Zaten O nu âlemlere rahmet ve insanlığa güzel örnek yapan da işte bu kuşatıcılık

      ile bütünlüğüdür; insanca yaşamanın eşsiz rehberi Kur ân-ı Kerim i özü, sözü ve

      davranışı; ailesi, topluluğu ve devleti ile hayata yansıtmış olmasıdır.

      İnsan yaşamının üzerinde gerçekleştiği yeryüzü nice başarılara şahitlik etmiş;

      insan elinde çiçeklenen nice güzelliklerin tanığı olmuştur. Ancak bütün bu

      güzellik ve başarıların tek bir insanın şahsiyetinde Hakk a ve hakikate şahitlik

      ettiği pek görülmemiştir. İşte Peygamber Efendimizi ve O nun eşsiz ahlâkını mümtaz

      kılan, hayatın muhtelif yönlerinde ortaya konulan çeşitli başarıların sahibi olan

      diğer insanlardan ayırıp da O nu tüm olgunluk ve kemalin numunesi haline getiren

      husus bu kuşatıcılığı ile bütünlüğüdür. Bu durumda insana ait yaşamın her anı ve

      her safhası için O nun asil hayatı ve güzel ahlâkında olması gereken, olgunluk ve

      kemale işaret eden bir örneklik vardır.

      Muhammedî Risâlet adlı eserinde Allâme Seyyid Süleyman en-Nedvî bu hususu şu güzel

      cümleleri ile ifade eder : …eğer zengin ve varlıklı bir insan isen, Rasûlullah ın

      Hicaz la Şam arasında eşya taşıdığı ve Bahreyn in hazinelerine sahip olduğu zamanı

      hatırla! Ve sen de O nun gibi hareket et. Eğer fakir ve yoksul isen Rasûl-i Ekrem

      in EbûTalib mahallesinde mahsur kaldığı, vatanını ve bütün mülkünü terk ederek

      Mekke den Medine ye hicret ettiği zamanı düşün. Eğer hükümdar isen O nun Arapların

      idaresini ele geçirdiği, her tarafa hakim olduğu, ileri gelenlerin, şan ve şeref

      sahiplerinin O na itaat ettiği zamanı hatırla. Eğer zayıf ve kimsesiz isen

      Rasûlullah ın Mekke de yaşadıklarını hatırla! O nda senin için güzel bir örnek

      vardır… Eğer fatih ve muzaffer bir hükümdar isen Bedir de, Huneyn ve Mekke de

      düşmana galip geldiği günlere bakarak Peygamber Efendimizin hayatından ibret al.

      Eğer mağlup olmuşsan Uhud harbinde Rasûlullah ın şehid ve ağır yaralı ashâbı

      arasındaki halini düşün. Eğer öğretmen isen mescidin sofasında ashâbına nasıl

      öğretmenlik yaptığını hatırla! Eğer öğrenci isen Cebrail in huzurunda nasıl diz

      çöküp hidâyetistediğini düşün. Eğer nasihat eden bir vaiz, emin bir mürşit isen

      Mescid-i Nebevi de bir kütük üzerinde vaaz eden Rasûlullah a kulak ver. Eğer

      hiçbir yardımcın olmadığı halde hakkı ayakta tutmak, iyiliği haykırmak istiyorsan

      Mekke deki zayıf haline rağmen Peygamber Efendimizin hakkı açıkça ilan ettiği

      zamanı hatırla. Eğer düşmanını yenersen, Rasûlullah ın Mekke yi fethettiği günü

      hatırla. Hakem ya da hakim isen, İslam güneşi doğmadan önce, Kureyş reisleri

      birbirine girmek üzereyken Rasûlullah ın Hacer-i Esved i yerine koymak için

      verdiği hükme bir göz at. Sonra gözünü çevir ve bir daha bak : Rasûlullah ın Medine

      mescidinin avlusunda insanlar arasında adâletle hüküm verdiği zamanı düşün…Hülasa

      her ne olursan ol, ne işle uğraşırsan uğraş yaşadığın müddetçe, günün her saatinde

      Rasûlullah ın hayatında senin için güzel bir hidâyet, hayat karanlıklarını

      aydınlatan güzel bir misal vardır. Böylece işlerin düzelir, sıkıntıların sona

      erer… O nun hayatı bütün insanlık için hayatın her safhasında örnekti. O nun

      hayatı aydınlanmak isteyenler için bir nur, hidâyete ermek isteyenler için bir

      kandil, doğru yolu bulmak isteyenler için de bir rehberdi.

      Peygamber Efendimizi herhangi bir şekilde görebilmek, O nunla herhangi bir şekilde

      hayatın bir anını paylaşabilmek ya da onunla ilgili güvenilir bir eseri

      okuyabilmek, bir şekilde ona ulaşabilmek, görüp duyabilme ve görüp duyduklarını

      gereğince değerlendirebilme imkanına sahip bir insan için onun şahsiyet ve

      ahlâkının güzelliği ve eşsizliğini idrak noktasında yeterlidir. Onu gereğince

      takdir edebilmek ve onun bu güzellik ve eşsizliğinden yeterince istifade edebilmek

      ise insanın taşıdığı sorumluluk endişesiyle bağlantılı olarak onu, Allah elçisi ve

      dolayısıyla hakikatin (kitap ve hikmetin) öğreticisi, açıklayıcısı; olgunluk ve

      kemalin eğitimcisi olarak görebilmek ve değerlendirebilmekle; hiçbir istisnaya yer

      vermeksizin hayatın bütününü onun evrensel örnekliğine açabilmekle mümkündür. Bu

      durumda meramı ifâde için şu âyet yeterli olacaktır : Andolsun ki Allah ın

      Rasûlünde sizler için, Allah ı ve ahiret gününü umanlar ve Allah ı çok zikredenler

      için elbette pek güzel bir örnek vardır. (33/Ahzâb, 21)

      Yakınları, dostları ve kendisini görenler tanıklık ederler ki Rasûl-i Ekrem in

      mübârek cismi baştan aşağı kusursuz, bütün azası birbirine uygun, alnı, göğsü ve

      iki omuzlarının arası ve avuçları geniş; boynu uzun ve düzgün; omuzları, pazuları,

      baldırları iri ve kalın; bilekleri uzun, parmakları uzunca, elleri ve parmakları

      kalınca idi. Karnı, göğsü ile beraber olup şişman değildi. Ayaklarının altı

      çukurdu, düz değildi. Uzuna yakın orta boylu, iri kemikli, güçlü kuvvetli idi.

      Cildi ipekten yumuşak, başları orta büyüklükte, kaşları hilal, çekme burunlu, az

      değirmi (yuvarlak) çehreli idi. Kirpikleri uzun, gözleri kara ve güzeldi. İki

      kaşının arası açık, fakat kaşları birbirine yakındı. Çatık kaşlı değildi. İki

      kaşının arasında bir damar vardı ki hiddetlendiğinde kabarıp görünürdü. Yüzü adeta

      pembe beyazdı. Yani ne kireç gibi beyaz ne de kara yağız, esmer idi. İkisi ortası

      gül gibi kırmızıya dönük, beyaz ve berrak olup yüzünde nur gibi bir parıltı vardı.

      Dişleri inci gibi beyaz ve parlak olup hafifçe seyrekti. Konuştuğu ve tebessüm

      ettiği vakit beliriverirdi. Saçları ne pek kıvırcık ne de pek düzdü. Uzadığı zaman

      kulaklarının memelerini geçerdi. Sakalı sıktı fakat uzun değildi. Bir tutamdan

      fazlasını keserdi. Vefatlarında saçı sakalı henüz ağarmaya başlamıştı. Başında pek

      az, sakalında yirmi kadar beyaz kıl vardı. Vücudu tertemizdi. Koku sürsün,

      sürünmesin teni ve teri en güzel kokulardan daha güzel kokardı… Haline hüzün ve

      tefekkür, bakışlarına da netlik ve derinlik hakimdi. Çoğu zaman sükut eder ancak

      gerektiğinde konuşurdu. Konuştuğunda ağır ağır, tane tane konuşur; önemli yerleri

      tekrar ederdi. Sevgi ve sevincini tebessümle ifade eder; yüz rengi ve hatları,

      haline delalet ederdi. Yürüdüklerinde ayaklarını kuvvetle kaldırır, vakar ve

      sükunetle çabuk ve uzun adımlarla, sanki yüksekten iner gibi yürürlerdi. Bir şeye

      yönelmek istediklerinde sadece başlarıyla değil bütün vücutlarıyla döner, sebepsiz

      hiçbir tarafa bakmazlardı. Temiz, düzenli ve sağlıklı idiler. Ağırbaşlı, vakur,

      canayakın, sıcak, samimi ve ilgili idiler…

      Peygamberimizin dış görünüşü ve tabii özellikleri, iç ahlâkı ve iç dünyasını

      aksettirmektedir. Bu meyanda yapılan tarifler, nihâyetinde samimiyeti, içtenliği,

      sevecenliği, güvenilirliği, dürüstlüğü, bilinçliliği, dinginliği….ile

      noktalanmaktadır. Yüzünün parlaklığı, yürüyüşünün eminliği, yönelişinin tamlığı bu

      açıdan değerlendirilirse bu açıkça görülecektir. Nitekim Kur an-ı Kerim de bir çok

      yerde (2/Bakara, 173, 7/A râf, 46-48, 47/Muhammed, 30, 48/Fetih, 29 ve 55/Rahmân,

      41) Yüce Allah sîmâ yı iç i tanıtan, ahlâkı gösteren bir alâmet olarak

      değerlendirmiştir. İbn-i Abbas ın : İyiliklerin yüzlerde bir parlaklığı, kalpte bir

      nuru, bedende bir kuvveti, rızıkta bir genişliği ve gönüllerde bir sevgisi vardır.

      Kötülüklerin de yüzlerde bir sevimsizliği vardır. sözü ile, Hz. Osman ın Kişinin

      işlediği her bir amelin elbisesi kendisine giydirilir. Hayır ise hayır; şer ise

      şer… sözleri de bunu göstermektedir. Bu durumda, Medine dışında konaklamış bir

      kervandan, pazarlık etmeksizin söylenen fiyat ile kırmızı bir deveyi alıp,

      yularından çekerek şehre doğru yürüdüğünde Hz. Peygamber in arkasından olayı

      değerlendirerek tanımadıkları bir kimseye bu şekilde karşılığını peşin olarak

      almaksızın deveyi vermiş olmalarından hayıflanan kervan ehline rahat olun! bundan

      daha temiz ve daha nurlu başka bir insan görmedik şeklinde görüş bildiren o

      kadının, ya da vefatı sonrasında, hücre-i saadetine girip de peygamberimizin

      yüzünü açıp alnını öptüğünde Ah! Hayatında olduğun gibi ölümünde de güzelsin.

      diyerek duygularını ifadeye çalışan Hz. Ebûbekir in bu samimi sözlerini ve de

      neden onu ansızın görenlerin heybetinden heyecana kapıldıklarını, görüp

      tanıyanların ise onu o derece sevdiklerini daha iyi anlayabiliyoruz.

      Rasûl-i Ekrem in şahsiyetinde, yaratan Rabbin adıyla okuma… ve emredildiği şekilde

      istikamet üzere olma çaba ve gayretinin yeri ve etkisi âşikârdır. Kendisine gelen

      ilk vahyin Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı alaktan yarattı. Oku! Kâlem ile

      öğreten, insana bilmediğini öğreten Rabbin ne büyük kerem sahibidir. âyetlerinden

      oluşmuş olması; yaşlılık emareleri üzerinde belirdiğinde, halini soran ashâbına

      Beni, Hûd sûresi ihtiyarlattı. şeklinde cevap vermiş olması buna işaret etmekte

      olup, mezkûr sûrede Yüce Allah şöyle buyurmaktadır : O halde sen, beraberindeki

      tevbe edenlerle birlikte emrolunduğun gibi dosdoğru ol! Ve aşırı gitmeyin. Çünkü

      O, her ne yaparsanız onu hakkıyla görendir. (11/Hûd, 112)

      İnsan, bir münasebetler sentezidir. Her insan bir ilişkiler bütünü içerisinde

      yaratılır ve şahsiyetini, kişiliğini, ahlâkını bu bütün içerisindeki tavrı ve rolü

      ile ortaya koyar. Yüce Allah ın birleştirilmesi emredilen olarak ifade ettiği bu

      ilişkiler bütününü muhafaza edebilmenin yolu olan yaratana kulluk, yaratılana da

      şefkat, merhamet ve adâletin, emrolunduğu üzere dosdoğru şekilde yerine

      getirilmesinin zorluğu ve zor olduğu kadar da insani olgunluğa ulaşabilmedeki önem

      ve rolü tartışmasızdır. İşte bizler Rasûl-i Ekrem in eşsiz ahlâkında, özünde,

      sözünde ve davranışlarında ve hatta ağaran saç ve sakallarında hep bu emrolunduğu

      gibi dosdoğru olma endişesi ve gayretini görmekteyiz. O, Allah Teâlâ ile olan

      ilişkisinde, iç dünyasında, evinde, ailesi ve akrabası ile olan münâsebetinde;

      dostlarına, tanıdık tanımadık bütün insanlara karşı olan tavırlarında;

      istirahatinde, ticaretinde, savaşta ve savaş sonrası ganimet taksiminde; mescitte

      imamlıkta, en önde liderlikte, hayatı ve vefatında hep bu endişeyi taşımış, olanca

      gayretini buna sarfetmişti. O, durumunu şöyle ifâde ediyordu : Rabbim beni ne güzel

      terbiye etti. , Ben ancak ahlâki faziletleri tamamlamak üzere gönderildim. O

      halde, Rasûlullah ın ahlâkını tanımak, onu, içerisinde bulunduğu ilişkiler bütünü

      ile tanımakla mümkün olacaktır. Bu yapıldığında ise onun ahlâki yüceliğinin

      temelinde bu ilişkiler bütününü hayranlık verecek şekilde, biç birini ihmal

      etmeksizin muhafaza etmiş olmasının; birleştirilmesi emrolunan her şeyi hayatı ile

      birleştirmiş olmasının bulunduğu görülecektir.

      Ahlâki faziletlerin başında adâlet ve ihsân gelir ki her iki kavram da nihâyetinde

      herşeyi yerli yerine koyma yı ve yapılması gerekeni layıkı ile yapma yı ifade

      eder. Nitekim Yüce Allah : Muhakkak ki Allah adâleti, ihsanı ve akrabaya vermeyi

      emreder; çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız

      diye sizlere öğüt verir. (16/Nahl, 90) buyurur. Rasûl-i Ekrem, hayatı boyunca her

      şeye gereken değeri gerektiği kadarı ile vermiş; ihmalkarlık, duyarsızlık ve

      aşırılık onun hayatında kendine bir yer bulamamıştır. Bir insanın ihmal ve

      dengesizliğe meydan vermeksizin, hiçbir aşırılığa düşmeksizin, hayatın her bir

      yönünde davranmış olması ve bu denge ve istikrarı hayatın hem yatay hem de dikey

      boyutunda muhafaza etmiş olması elbette olgunluk ve kemalin zirvesidir. Beşer

      olması peygamberliğine bir nakısa getirmemiştir. Peygamberliği ona ailesini,

      dostlarını unutturmamıştı. Allah a olan bağlılığı ve deruni duyguları onu dünyadan

      el etek çekmeye yöneltmemişti. Liderliği, komutanlığı, hakimliği onu hastaları

      ziyaretten, fakirlerle sohbetten men etmemişti. Mekke deki hayatı ile Medine deki

      hayatı arasında yaşananlar ve sahip olunan imkanlar çok farklı da olsalar duruş

      bakımından hiçbir farklılık olmamıştır.

      Adâlet ve ihsan onun hayatının her demini kuşatmıştı. Gençliğinde toplumda el-Emin

      olarak tanınır ve bilinirdi. Ticaret hayatındaki dürüstlüğü takdir edilir,

      insanlar arası anlaşmazlıklardaki hakemliği makbul görülürdü. Doğruluk iyiliğe,

      iyilik de cennete götürür. Yalan kötülüğe, kötülük de cehenneme götürür der,

      doğruluğu imanın gereği; yalanı, emanete ihaneti ve verilen sözlerde durmamayı

      nifak alameti sayardı. Doğruluk hassasiyeti o derecede idi ki şaka bile olsa ondan

      tâviz vermezdi. şaka yapar mısınız diye sorulduğunda evet, ama doğru sözden

      başkasını söylemem demişti. Onun bu özelliğini düşmanları bile bilir, onu öldürmek

      için ellerinden geleni yaptıkları halde kıymetli eşyalarını ona emanet etmekten

      çekinmezlerdi. Mekke den Medine ye hicretinde yatağına yatırıp geride bıraktığı

      Hz. Ali ye her emaneti sahibine vermesini tembihlemişti.

      En zor durumlar bile onu verdiği söze bağlılıktan vazgeçiremezdi. Hiçbir menfaat

      ona, bu konuda geri adım attıramazdı. Mekke den Medine ye gelirken müşriklere

      yakalanan ve kendilerine karşı savaşmamak şartıyla serbest bırakılıp Bedir savaşı

      öncesi Hz. Peygamber e kavuşan Huzeyfe el-Yeman ve bir arkadaşı, olayı Rasûl-i

      Ekrem e anlattığında sayılarının azlığı, adama olan ihtiyaçlarının şiddetine

      rağmen onlara savaşa katılamayacaklarını ifade ile siz geriye dönün, her hâl u

      kârda sözünüze riâyet edeceğiz. Bizim sadece Allah ın yardımına ihtiyacımız var

      demişti. Hudeybiye de müşrikler ile yapılan anlaşmanın şartlarından biri de Mekke

      den müslüman olarak Medine ye gidecek olan kimselerin, talep edilmesi durumunda

      Mekkelilere geri verilmesi idi. Daha antlaşma henüz imzalanmış iken EbûCendel,

      elleri zincirli bir halde, hapsedildiği zindandan kaçarak müslümanların bulunduğu

      yere gelmişti. O esnada orada bulunup, anlaşmayı yapmış olan müşrik Süheyl Bin

      Amr, antlaşmanın derhal tatbikini talep ile kaçağın kendisine teslimini

      istediğinde bu durum müslümanların ağırına gitmişti. Rasûl-i Ekrem ise inananların

      selamet ve kurtuluşuna olanca düşkünlüğüne rağmen Ey Ebû Cendel, sabret! Biz

      ahdimizden dönemeyiz. İnşâallah Allah sana yakında bir yol açacaktır! demişti. Ne

      ahde bağlılıktan tâviz vermiş ne de Ebû Cendel i ihmal etmişti. Sözde durmayı,

      ahde bağlılığı kul olmanın gereği olarak görmüş; işin sonucunu Allah a havâle

      etmiş, O na güvenip dayanmıştı.

      Helâl rızık kazanmak için çalışmanın mecburi bir görev olduğunu; en hayırlı

      kazancın da el emeği ve meşrûticaret vasıtasıyla sağlanan kazanç olduğunu söyler;

      satarken ve satın alırken kolaylık gösterene Allah ın rahmetini müjdeler, doğru ve

      güvenilir tacirlerin peygamber ve şehidlerle beraber olacaklarını ilan ederdi.

      Bazen pazarları gezer, satıcıların mallarını kontrol eder ve bizi aldatan bizden

      değildir derdi. Kendisi de bilfiil ticaretle uğraşmış, kanaati, dürüstlüğü ve

      vefası ile tanınmıştı. Bazen borçlanır, borçlarını vaktinde ve en güzel şekilde

      öderdi. Hakka riâyete önem verir, her hak sahibine hakkının mutlaka verilmesinde

      ısrar ederdi. Hak sahibinin söze hakkı vardır diyerek hakkın üstünlüğünü ilan

      ederdi. Hiçbir olayın hakkı zayi etmesine müsâade etmezdi. Yahudi alacaklısı,

      alacağını talep üzere gelip de elbisesini çekerek, yakasından tutarak Siz

      Abdulmuttaliboğulları hep borcunuzu uzatırsınız gibi kaba sözler söylediğinde, Hz.

      Ömer sinirlenerek sert bir şekilde karşılık vermişti. Rasûl-i Ekrem ise olup

      biteni tebessümle karşılamış ve Hz. Ömer e Ey Ömer! Ben ve o, senden bunun dışında

      bir söz duymaya çok daha muhtaç idik. Bana borcumu güzelce ödemeyi, ona da

      alacağını güzelce istemeyi tavsiye etmeliydin, vâdenin dolmasına daha üç gün vardı

      diyerek fazlasıyla ödenmesini sağlamıştı. Bu olay, yahudinin müslüman olmasına

      vesile olmuştu.

      Bir defasında kestiği hayvanın etini satan bir bedeviden, evde var zannettiği

      hurma karşılığında bir miktar et almış; eve geldiğinde ise hurma kalmadığını

      görmüştü. Derhal çarşıya gelerek bedeviyi bulmuş senden hurma karşılığında et

      almıştım fakat ne yazık ki hurmam kalmamış diyerek durumu izah etmişti.

      Aldatıldığını düşünen bedevi bağırıp çağırmış, Rasûl-i Ekrem ise onu susturmaya

      çalışanlara siz müdahale etmeyiniz zira bedevinin hakkı var diyerek tekrar

      meseleyi anlatmaya çalışmış ama bedevi söylenmeyi bırakmamıştı. Bunun üzerine

      Peygamberimiz bedeviyi, Ensar dan bir kadına havâleederek etinin karşılığı olan

      hurmaları almasını sağlamış, bedevî de Rasl-i Ekrem in sabır ve

      müsamahakarlığından duygulanarak Muhammed! Cenâb-ıHakk sana ecir ve mükafatını

      versin, sen bana hakkımı hem de fazlasıyla verdin demişti. Hakka riâyetve en

      güzeliyle karşılık vermek onun ahlâkının en önemli esaslarındandı. O, borçlarını

      daha iyi, daha mükemmel bir şekilde ödeyenler faziletli kimselerdir der , aldığı

      borçları fazlasıyla geri öderdi.

      Adâlete riâyet, kişinin kendisi, anne babası ve yakınlarının aleyhine de olsa âdil

      olabilmeyi; muhataba duyulan kin ve nefret duygularının adâletsizlik ve aşırılık

      yönündeki baskılarına direnebilmeyi gerektirir. Üst tabakada hırsızlık yapmış bir

      kadın için aracılıkta bulunulduğunda İsrailoğulları işte bu yüzden helak olmuştur.

      Onlar, kanunları fakirlere uygular, zenginleri ise affederlerdi. Allah a yemin

      ederim ki eğer Muhammed in kızı Fatıma hırsızlık yapsaydı onun da elini keserdim

      diyerek her türlü iltiması reddeden, buna karşılık suçun tesbiti ve cezanın

      terettübü için kılı kırk yaran Rasûl-i Ekrem, bu tarafsız adâlet ve hakkaniyetin

      emsalsiz temsilcisidir. Onun bu eşsiz özelliğidir, yahudilerin bile

      anlaşmazlıklarını ona götürmesine sebep olan.

      Rasûlullah, Hz. Ali ye şöyle nasihat etmişti : Sana iki kişi muhakeme için

      geldiğinde ikisini de dinlemeden sakın karar verme! Zira ancak her ikisini de

      dinlediğinde doğruyu bulabilirsin. Hz. Ali, bu nasihat sayesinde davalarda zorluk

      çekmediğini, kolaylıkla doğruya ulaşabildiğini söylerdi. Rasûl-i Ekrem, âdil

      liderlerin kıyâmet gününde Allah a en yakın kimseler olacaklarını, zalimlerin ise

      en uzak olacaklarını; fakir, yoksul ve muhtaç kimselere kapısını kapatan hakimlere

      Allah ın da kapısını kapatacağını söylerdi. Bir savaş sonrası ganimetleri taksim

      ederken bu taksim Allah rızası için yapılmıyor şeklindeki bir ifadeyle

      karşılaştığında ben âdil olmazsam kim âdil olur diyerek mukabelede bulunmuştu.

      Kalabalık içerisinde üzerine yüklenen birisini, elindeki ince değnekle uyarmak

      istediğinde kazara o kimsenin ağzı çizilmişti. Peygamberimiz bu durumda, o

      kimseden aynısını kendisine yapmasını istemişti. Adâlet hususundaki hassasiyeti,

      hakkaniyete riâyeti ile tamamlanıyordu.

      Onun adâleti sert, kaba ve kırıcı değil, bilakis yapıcı, onarıcı ve ıslah edici

      idi. Adâlete bağlılık ile geçen güzel ömrünün sonunda ölüm döşeğinde iken halka

      hitaben birisine bir borcum varsa veya birini kırdıysam yahut birinin mal veya

      şerefine bir zarar verdiysem işte şahsım, işte şerefim, işte malım mülküm! Benden

      karşılığını bu dünyada alsın demiş, onun bu sözleri sükunet ile karşılanmış, ancak

      bir adam Rasûl-i Ekrem den birkaç dirhem alacağı olduğunu söylemiş ve parasını

      almıştı. Ne mutlu, adâlete riâyetle zulmün zerresine bile bulaşmadan ömür sürmüş

      olanlara!

      Adâletten her ayrılış, zulme doğru atılan bir adımı ifade eder. Muhakkak ki şirk

      elbette pek büyük bir zulümdür (31/Lokman, 13) âyetinin de işaret ettiği üzere,

      adâlete en uzak nokta şirk; adâletin özü de her türlü erdem ve iyiliğin bayrağı

      tevhiddir. Dolayısıyla yaratana kulluk peygamberimizin ahlâkının özünü teşkil eder

      ki, hayatı bunun en güzel şahididir. Hayatın yatay ve dikey boyutundaki her türlü

      kemale ait istikrar ve sebatının temelinde de bu sağlam bağlılık yatar. şükreden

      bir kul olabilmek onun her türlü düşünce, söz ve eyleminin saiki idi. Gece boyu

      namaz kılmaktan ayakları morardığında Allah senin geçmiş ve gelecek günahlarını

      bağışladı. Niçin böyle yapıyorsunuz diye soran Hz. Âişe ye : Şükreden bir kul

      olmayayım mı diyerek cevap vermişti.

      Allah ın dinine dâvetettiği Tâifliler kendisine horlama, aşağılama hatta taşlama

      ile mukabelede bulunmuş, o ise teselliyi Rabbine münâcaatta bularak, O na olan

      bağlılık ve sevgisini senden gelen her şeye ben râzıyım, yeter ki bana gazap etmiş

      olma…. şeklindeki duygu yüklü sözleriyle ifadeye çalışmıştı. Birçok vesile ile

      ashâbına içinizde Allah tan en çok korkanınız benim demişti. Bu hayatının her ânı

      için geçerliydi. Bir defasında bütün gece boyunca Kur ân-ı Kerim de Hz. İsa nın

      duâsı olarak geçen eğer onlara azap edersen elbette onlar senin kullarındır. Şâyet

      onları bağışlarsan elbette sen yegâne izzet ve hikmet sahibi olansın (5-118 )

      âyetini tekrar edip durmuştu.

      Allah ı zikir ve O nu tesbih her ânını kuşatmıştı. Devamlı Kur an okur, hatta

      başkalarının da okumasını ister, onu başkalarından dinlemeyi çok sevdiğini

      söylerdi. Özü, sözü ve davranışı ile Kur an ı hayata yansıtmak, her anının en

      büyük hedefiydi. Gözümün aydınlığı namazdır der, her vesilede namaz kılmayı

      arzulardı. Haydi Bilal! Kalk, kamet getir de bizi rahatlat, bizi huzura kavuştur

      derdi. Bu, O nun için bütün dünya güzelliklerinin üstünde idi. Hz. Enes,

      Rasûlullah ı gecenin hiç ihtimal vermediğiniz bir anında namaz kılarken, yine hiç

      ummadığınız bir anında da uyurken görebilirsiniz demektedir. Bazen o kadar oruç

      tutardı ki hiç orucu bırakmayacağı zannedilir; bazen de oruca o kadar ara verirdi

      ki artık daha oruç tutmayacak denilirdi.

      Allah a olan bağlılığı, ibâdete olan düşkünlüğü had safhada olmakla birlikte bu,

      onu dünyadan ve insanlardan uzaklaştırmaya sevk etmemiş, bilakis itidali sâyesinde

      ihsan üzere bütün sorumluluklarını yerine getirmesinde en önemli etken olmuştur.

      En hayırlı amel, az da olsa devamlı olandır der, dinde aşırılık ile insanın bir

      yere varamayacağı ihtarı ile arkadaşlarına itidal üzere yaşamayı tavsiye ederdi.

      Sadece ibâdette değil yeme-içme, giyim-kuşam, dostluk-düşmanlık gibi hayatın her

      yönünde aşırılıklardan korunmada ısrar ederdi. Acıkmadan yememek, yediğinde ise

      iyice doymadan sofradan kalkmak, O nun adeti idi. Bir seferinde her gün oruç

      tutmak, her geceyi namaz ile ihya etmek ve evlenmemek üzere anlaşan arkadaşlarını

      İçinizde Allah tan en çok korkanınız ve O na karşı sorumluluklarını en fazla

      bileniniz olduğum halde bazı günler oruç tutarım, bazı günler ise tutmam. Aynı

      şekilde geceleri bazen uyur bazen de namaz kılarım, kadınlarla da evlenirim

      diyerek itidâle yönlendirmiş; nefsin, vücudun, gözlerin… hanımın, çocukların,

      akrabaların ve dostların… insanın üzerinde hakları olduğunu beyan ile itidalin

      esasını ortaya koymuştur. Zaten bu, adâlet ve ihsanın da gereğidir. O nun hayatı

      ve ahlâkı da olanca ağır sorumluluk ve muhtelif işlerine rağmen bu itidalin

      kusursuzluğu ile parıldar; yolunu arayana rehber, karanlıklardan çıkmaya çalışana

      da ışık olur.

      Rasûl-i Ekrem nasıl yaşardı, diye sorulduğunda buna en kısa ve en basit olarak kul

      gibi yaşardı şeklinde cevap verebiliriz. Kulluk bilinci ve tevazuu hayatının her

      anında hakimdi. Şüphesiz ki ben bir kulum. Kulun yediği gibi yer, oturduğu gibi

      otururum der, hayata da bu gözle bakardı. Sadelik ve tevazu, şahsiyet ve yaşamının

      ayrılmaz vasıflarıydı. Allahım! Ahiret hayatından başka bir hayat yoktur diyerek

      dünyadaki yaşamını bir yolculuğa benzetir ve bu tanımlamaya aykırı her türlü tavır

      ve davranıştan kaçınırdı. Külfet, zorlama, gösteriş, riya, ucub ve kibir dünyada

      en çok O na uzaktılar. Şekilcilik ve resmiyet O nun ahlâkında kendilerine hiçbir

      yer bulamazlardı. Sade giyinir, önüne gelen nimeti küçük görmezdi. Çoğu zaman kuru

      ekmek, hurma ve sütle yetinir, şikâyetçi olmazdı. Kuru ekmek ve sudan oluşan

      mütevazi davetleri kırmazdı. Bir yemekten hoşlanmadığında herhangi bir yorum

      yapmaz yiyemeyeceğini belirtirdi. Hasır üzerinde yatardı. Çoğu zaman kalktığında

      sağ tarafında hasır iz yapmış olurdu. Üç gün art arda buğday ekmeği ile karnını

      doyurmamış, Medine dönemi boyunca bir günde iki öğün yemek yememiştir. Hz. Âişe Ay

      gelir geçerdi de biz Muhammed ailesi yemek pişirmek üzere ateş yakmaz, sadece

      hurma ve su ile karnımızı doyururduk demiştir. EbûÜmame de Rasûlullah ın şöyle

      dediğini bize naklediyor : Rabbim, Mekke vadisini benim için altına çevirmeyi

      teklif etti. Fakat ben hayır ey Rabbim! Gün aşırı yiyeyim ve aç kalayım. Aç

      olduğum zaman sana yakarıp seni hatırlayayım. Doyduğum zaman da sana duâedip

      şükredeyim dedim.

      Bir gün Hz. Ömer, peygamberin evine geldiğinde Rasûlullah ın hasır üzerinde

      örtüsüz yattığını ve hasırın izlerinin sağ yanında çıkmış olduğunu, odada bulunan

      bütün eşyanın hurma lifleriyle doldurulmuş bir yastık, bir hayvan derisi ve bir su

      kırbasından ibaret olduğunu, yiyecek olarak da sadece birazcık arpanın bulunduğunu

      görmüştü. Manzara karşısında duygulanarak ağlamış ve peygamberin neden ağlıyorsun

      diye sorması üzerine Bizans ın kayseri, Fars ın kisrası debdebe içinde yaşarken

      sen seçilmiş insan, Allah ın Rasûlü böyle mi yaşayacaksın demişti. Rasûlullah ise

      Ey Ömer! Sen bunun için mi ağlıyorsun Bilmez misin ki onlar bütün nasipleri dünya

      hayatında verilmiş insanlardır diyerek hayata bakışını dillendirmiştir.

      Cuma günleri ve dışardan heyetler geldiğinde giymesi için ipekten bir elbise

      alması teklif edildiğinde de Bunu ahiretten alacak bir payı olmayan giysin

      demişlerdi. Sâlim bir kafaya, sıhhatli bir bedene ve günlük yiyeceğine sahip olan

      kimsenin bütün dünya nimetine sahip olduğunu söylerdi. İnsanın dünyadan nasibini

      de giyilip eskitilen, yenilerek tüketilen ve hayır olarak sarfedilip kazanılan

      olarak özetler; 28/Kasas suresinin 77. âyetinin ifâdesiyle Allah ın verdiklerinde

      ahiret yurdunu gözetirdi. Vefatında, üzerinde iki yerinden yamalı bir elbise

      vardı. Zırhı, ailesinin geçimi için bir miktar arpa borç aldığı bir yahudinin

      elinde rehin olarak bulunuyordu. Ve evinde yiyecek olarak sadece bir avuç arpa

      vardı.

      O nun bu hali inancının, dünya hayatına bakışının, fedakarlığının ve cömertliğinin

      doğal bir sonucuydu. Yoksa bir zorlamanın ve dünyevi nimetlere olan soğukluğun

      eseri değil. Zira olanca sadeliğine rağmen bazen güzel yemekler yediği, güzel

      elbiseler giydiği olurdu. Nimeti takdir eder, Allah ın bir lütfu ve ikramı olarak

      görürdü. O nun yaptığı, içinde bulunulan ortamda yapılabilecek olanın en iyisini

      yapmaktan ibaretti. Komşusu açken tok yatmamak gibi.

      Rasûl-i Ekrem in tevâzûve sadeliği, kendini beğenmenin, gösteriş ve kibrin ve

      hatta her yerde bir şekilde kendine yer edinen bencilliğin bir elbisesi değil,

      aksine eşsiz bir samimiyet ve içtenliğin doğal bir muhafazası idi. Arkadaşları

      arasında bulunurken, O nu farkedilmez yapan da işte bu özelliğiydi. Bir meclise

      geldiğinde boş bulduğu yere oturur, Ben bir kral değilim diyerek kendisi için

      ayağa kalkılmasını istemez, elinin öpülmesine müsaade etmezdi. Bir defasında

      kendisini görüp de heyecanlanan bir kimseye Heyecanlanma!! Ben kuru et yiyen bir

      kadının oğluyum demişti. Kendisine yaratılmışların en hayırlısı diye hitap

      edildiğinde yaratılmışların en hayırlısı İbrâhim idi diyerek cevap vermiş, kendisi

      için Allah ın O na vermiş olduğu Allah ın kulu ve elçisi vasfından başka bir

      vasfın kullanılmamasını istemişti. Sık sık bu konuda arkadaşlarını uyarır,

      şeytanın kendilerini kandırmaması için dikkatli olmalarını tavsiye ederdi.

      Oğlu İbrahim vefat ettiği gün, güneş de tutulmuştu. Bazı kimselerin işte bakın

      güneş de Rasûlullah ın matemine iştirak ediyor yollu düşünmeleri üzerine olaya

      hemen müdâhale etmiş ve güneş tutulması Allah ın âyetlerinden biridir. Kimsenin

      ölüm veya doğumu üzerine meydana gelmez diyerek insanların kendisine olan sevgi,

      hürmet ve bağlılıklarının yanlış mecralara kaymasını engellemiştir.

      Hristiyanların Meryem oğlu İsa yı övmede aşırıya gittikleri gibi sizler de beni

      övmede aşırıya gitmeyin. Ben sadece bir kulum. Benim için sadece o, Allah ın kulu

      ve Rasûlü dür deyin sözleri, O nun bu konudaki hassasiyetinin güzel bir

      göstergesidir. Yine O nun tevâzûve sadeliği, pasifliğin, acizliğin kendisine

      yüklediği geçici bir vasıf değil, aksine Allah sevgisi ve kulluk bilincinin

      incelik ve ruhi derinliğinin hayata doğru doğal bir inkişafıydı. Başarıları

      arttıkça, insanların sevgi ve bağlılığı çoğaldıkça O nun büyük bir içtenlik ve

      tevâzûile Rabbine yönelişi, hayatının hiçbir safhasında bu sadelik ve tevazuundan

      tâviz vermeyişi bunu açıkça göstermektedir.

      Bizler Rasûl-i Ekrem i, Hayber i fethettiğinde, dizgini hurma ağacının kabuğundan

      yapılmış bir merkep üzerinde Hayber e girerken düşündüğümüzde; ya da yaşanan onca

      zorluğun ve çekilen onca hasretin ardından büyük fetihle birlikte, başını

      devesinin eyerine değecek kadar eğmiş, yüzü şefkat parıltılarıyla parlar olduğu

      halde Mekke ye girerken gördüğümüzde eşsiz bir manzara ile karşı karşıya

      olduğumuzu idrak ederiz. O anda o, sadece Rabbini hamd ile tesbih ediyor ve O ndan

      mağfiret diliyordu. Allah ın yardımı ve fetih geldiğinde ve insanları bölük bölük

      Allah ın dinine giriyor gördüğünde, Rabbini hamd ile tesbih et ve O ndan mağfiret

      dile. Zira O tevbeleri çokça kabul edendir (110/Nasr, 1-3).

      Yaşlı bir yük devesinin üzerinde, sırtında dört dirhem bile etmeyecek basit bir

      hırka, veda haccına giderken şöyle duâediyordu : Allahım! Bu haccı riyâ, gösteriş

      ve ünden uzak et.

      İnsan kişiliğinin en açık ve net olarak gözlemlenebileceği yer, evidir. Rasûl-i

      Ekrem, Hz. Âişe nin ifadesiyle evde normal, sıradan bir insan ne yapıyorsa onu

      yapardı. Kendi işini kendi yapardı. Elbisesini diker, yamar, ayakkabılarını tamir

      ederdi. Keçilerinin sütünü sağar, devesinin boynuna yağ sürer, evi süpürürdü. Evde

      ailesi ile meşgul olur, ezan okunduğunda da namaza giderdi. Sorumluluklarının

      fazlalığı ve ağırlığı O nun hayatında herhangi bir açığa, ihmale meydan vermezdi.

      Düzenliydi, tertipliydi; yaşanması gerekli her şeyin O nun hayatında bir yeri

      vardı. Eşlerini sever, onlarla ilgilenir, dini yaşayıp uygulamada, kötülüklerden

      temizlenip, iyiliklerle olgunlaşmada onlara rehberlik eder, aile sorumluluğu ile

      hareket ederdi. Onlar için en iyisi ve en güzelini, ahlâki faziletlerin en

      üstününü arzular, sevgi, şefkat ve ilgisi ile elinden geleni yapardı. Her akşam

      eşlerini ziyaret eder, onlarla sohbet ederdi. Geceleri onları namaza kaldırır,

      daima onları iyilik yapmaya teşvik ederdi. Kişinin, eşinin ağzına koyduğu lokma

      sadakadır der, kendisini ailesinin dünya ahiret saadetinden mesul tutardı. Hz.

      Âişe, Hz. Peygamber in hiçbir eşine vurmadığını, kaba söz söylemediğini belirtir.

      Zaten Rasûl-i Ekrem, en hayırlınız ailesine karşı en merhametli olanınızdır derdi.

      Ailesine karşı en merhametli olan da oydu.

      Çocuklarını çok sever, onlarla oynar, ilgilenirdi. Çocuk sevgisini merhametin bir

      eseri olarak görürdü. On çocuğu olduğu halde, onlardan hiçbirini öpmediğini

      söyleyen bedeviye Allah, senin kalbinden merhameti aldıysa ben ne yapabilirim

      demişti. Ahlâkve fazilet ile dolu hânelerinde mânevî havayı, kendilerini kuşatmış

      olan sevgi ve şefkat halesi içinde teneffüs ederek yetişen çocuklarının her

      derdiyle ilgilenir, bir baba olarak bütün sorumluluklarını yerine getirirdi. Kız

      çocuklarını iyi yetiştirip güzelce evlendirmeyi, cennetin anahtarlarından biri

      olarak görürdü. Erkek çocukları zaten daha küçük yaşlarda vefat etmişlerdi.

      Kızlarını ise büyütmüş ve evlendirmiş, torunları olmuştu. Yine onlarla

      ilgileniyor, onları ziyaret ediyordu. Gece namaza kalktıklarında onları da

      uyandırır, daima iyilik yapmaları, ahiret yurdu için hazırlanmaları gerektiğini

      söyler, yarın kıyamet gününde ben sizler için bir şey yapamam derdi. Bütün gayret

      ve çabası onların iyi birer kul, faziletli birer insan olmaları içindi. Bunun için

      herkesten önce onlardan sabır ve fedakarlık beklerdi. Allahım! Muhammed ailesine

      geçinecek kadar rızık ihsan buyur diye duâ eder, ailesini her türlü aşırılık,

      lüks, israf ve cimrilikten; dünya malına düşkünlükten sakındırırdı.

      Tehlike, sıkıntı ve zorluk olan yerlerde onları öne geçirir, menfaat, rahat ve

      kolaylığın olduğu yerlerde ise onları geriye alırdı. Bir defasında kızı Hz. Fâtıma

      yı ziyârete gitmiş, ancak içeride süslü bir perde gördüğünde, kapıdan geri

      dönmüştü. Sebebi sorulduğunda benim dünya ile ne işim olabilir demiş, kızına

      perdeyi satıp bedelini ihtiyaç sahiplerine vermesi tavsiyesinde bulunmuştur. Hz.

      Fâtıma, işlerinin yoğunluğu ve değirmende tahıl öğütmekten dolayı karşılaştığı

      zahmetten dolayı, kendilerine bir harp esirinin hizmetçi olarak verilmesini

      istediğinde, Hz. Peygamber, mescidde yatan aç ve çıplak insanlar varken, bu

      isteğinizi karşılayamam! diyerek, onların bu taleplerini geri çevirmiştir. Akşam

      olduğunda kızı ve dâmâdının yanına giderek, size benden istediğinizden daha

      hayırlı bir şey söyleyeyim mi Yatacağınız zaman 34 defa Allahu Ekber, 33 defa

      Elhamdu lillâh ve 33 defa da Subhânallah deyiniz buyurmuştur.

      Hz. Peygamber ve ailesinin, hiçbir sadakayı kabul etmemesi ve bunun kendilerine

      haram oluşu da bu açıdan çok önemlidir. Rasûl-i Ekrem e 10 yıl boyunca hizmet eden

      Hz. Enes in şu şehadeti, Rasûl-i Ekrem in ev halkına muamelesini uzun uzadıya

      anlatmaya gerek bırakmamaktadır. Rasûlullaha on yıl boyunca hizmet ettim. Bir kere

      bile bana, yaptığım bir şey için neden bunu yaptın, yapmadığım bir şey için de

      neden bunu yapmadın demediler.

      Mescidde, cemaate hitap ederken, sevgili torunları Hasan ile Hüseyin in düşe kalka

      kendilerine doğru geldiklerini görünce, dayanamayıp hutbesine ara vermiş, aşağı

      inerek torunlarını kucağına almış, sonra da elbette ki mallarınız ve çocuklarınız

      sizin için birer imtihandır (64/Teğâbün, 15) âyetini okumuştur.

      Yüce Allah, 4/Nisâ sûresinin 36. âyetinde şöyle buyurmaktadır : Allah a kulluk edin

      ve O na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana-babaya, yakınlara, yetimlere, düşkünlere,

      yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya ve elinizin altında

      bulunanlara ihsan üzere davranın. Muhakkak ki Allah, kendisini beğenen ve daima

      böbürlenip duran kimseyi sevmez. İhsan, Rasûl-i Ekrem in içinde bulunduğu

      ilişkiler bütünündeki istisnâsız tutumuydu. Sevgi, şefkat, merhamet, hilm,

      nezaket, incelik, fedâkârlık, cömertlik ve cesaret gibi üstün ahlâkî vasıflarının

      bir yumağı idi. Gerçekten iman etmedikçe cennete giremezsiniz; gerçekten

      birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Sizlere gerçekten birbirinizi

      sevebilmenin yolunu öğreteyim mi! Selâmlaşınız. der; yemek yedirmeyi, tanıdık

      tanımadık herkese selâm vermeyi İslâm ın en hayırlı amellerinden sayardı. Rasûl-i

      Ekrem (s.a.s.) çevresindeki herkesle ilgilenir, karşılaştıklarına önce davranıp

      selâm verir; musâfaha ettiğinde karşısındaki elini çekmedikçe elini çekmez;

      birisiyle konuştuğunda muhâtabı sözünü bitirip ayrılmadıkça onu bırakmaz;

      döndüğünde bütün cephesiyle dönerdi.

      Herkesi kuşatan sevgi ve ilgisi ahlâkının ayrılmaz parçasıydı. Anne ve babasını

      küçük yaşlarda kaybetmiş olmasına rağmen onları unutmamış; yıllar sonra bir vesile

      ile harap olmuş bir mezarın yanından geçerken durup oturmuş, ince ruhundan sızan

      gözyaşları ile Bu Vehb kızı Âmine nin kabridir demişlerdi. Kendisine emeği

      geçenleri asla unutmaz, daima onları hayırla yâd ederdi. Amcası Ebû Tâlib in

      hanımının, dadısı Ümmü Eymen in, süt annesi Halime nin ve ailesinin O nun gönlünde

      özel bir yeri vardı. Süt annesi geldiğinde, onu hürmetle karşılar, ilgi ile

      ağırlar, hırkasını çıkarıp altına sererdi. Ölümü sonrasında babanın arkadaşlarına

      iyiliği merhametin gereklerinden sayar, içlerinde akrabâları ile ilişkilerini

      kesen bir kimsenin bulunduğu topluluğa Allah ın rahmeti inmez der; sırasıyla

      annenin, babanın, yakın akrabaların kişinin üzerinde hakları olduğunu beyan

      ederdi. Dostlarına karşı vefalı ve samimi idi. 26 yıl beraber yaşadıkları ilk eşi

      Hz. Hatice yi daima hayırla yâd etmeleri; vefatından yıllar sonra bile bir koyun

      kestiklerinde bir parçasını Hz. Hatice annemizin arkadaşlarına göndermeleri; kızı

      Zeyneb in, savaşta esir düşmüş kocasının fidyesi için annesinden yâdigâr

      gerdanlığını Rasûl-i Ekrem e gönderdiğinde gerdanlığı görüp de ağlaması eşsiz bir

      vefânın örnekleri değil midir

      Rasûl-i Ekrem, bir peygamber, bir insan, bir komutan, bir hâkim, bir dost, bir

      komşu, bir akraba… Bir insan olarak bütün sorumluluklarını yerine getirir, hayatı

      her şeyiyle paylaşırdı. Kendisini arkadaşlarından ayırmaz, kendisini ayrıcalıklı

      göreni Allah sevmez derdi. Ashâbı ile birlikte oturur, fakirler ve kimsesizler ile

      birlikte yiyip içerdi. Onların konuşmalarına katılır, mecliste boş bulduğu yere

      otururdu. Meclisinde bulunan herkes ilgi ve sevgisinden hisselenir, her biri

      Rasûl-i Ekrem in en çok kendisini sevdiği duygusuna kapılırdı. Dertleriyle

      dertlenir; sevinçleriyle sevinir; gecesi gündüzüyle hayatı onlarla paylaşırdı.

      Yapılması gerekli bir iş olduğunda hemen el atar, Mescid-i Nebevî nin yapımında,

      şehrin etrafına hendek kazımında olduğu gibi onlarla beraber çalışır; girdiği

      savaşlarda olduğu gibi tehlike anlarında hep ön plana çıkarak onlara örnek ve

      siper olurdu.

      Büyüklerine saygı duymayan, küçüklerini de sevmeyen kimse bizden değildir der,

      çevresinde bulunan herkese güzelce muâmele ederdi. Mekke de iken arkadaşı Habbâb

      bin Eret i bir yere göndermiş, dönünceye kadar da bu işi yapacak kimsesi

      olmadığından her gün Habbâb ın evine giderek keçilerini sağmıştı. Hayber fethi

      sonrası Habeşistan muhâcirleri Medine ye döndüklerinde hangisine sevineyim, Hayber

      in fethine mi, yoksa Cafer in gelişine mi diyerek arkadaşlarına olan sevgisini

      göstermiştir.

      Ashâbından biri vefat ettiğinde, arkasında mal bıraktıysa, onu mirasçılarına

      güzelce dağıtır; borç bıraktı ise onu üstlenip ödemeye çalışır, ödeyemediğinde

      borçlu kimsenin cenaze namazını kılamam diyerek müslümanları borcu ödemeye teşvik

      ederdi.

      İyilik ve takvâ üzere yardımlaşmak; kötülük, günah ve düşmanlık üzere

      yardımlaşmamak, O nun çevresindekiler ile ilişkisinin genel karakteriydi. Ashâbını

      eğitmek, kötülüklerden temizleyerek iyiliklerle olgunlaştırmak için elinden geleni

      yapar; dünya ve âhiret saâdetleri için gayret ederdi.Onlara olan sevgi ve

      samimiyetine halel gelmemesi için bana birbiriniz hakkında herhangi bir şey

      söylemeyin. Zira ben hepinizin karşısına temiz bir kalple çıkmak isterim der,

      kimsenin kusurunu araştırmaz, kimseyi de hatasından dolayı yargılamazdı. Bir kimse

      bir hata yapıp günah işlediğinde, isim belirtmeden, kırıp incitmeden durumu

      düzeltir; aynı şekilde şüpheli şeylere meydan vermeyerek onların kalplerini de

      muhâfaza ederdi.

      Hizmetinde bulunanlara evlâdı gibi muâmele eder, köleleriniz sizin

      kardeşlerinizdir. Onlara yediğinizden yedirin, giydiğinizden giydirin. Onlara

      köle, câriye değil; oğlum, kızım diye seslenin. Ağır bir iş vermeyin; verirseniz

      onlara yardımcı olun ; köleleriniz hakkında Allah tan korkun der, onları her

      fırsatta özgürlüğe kavuşturmayı en büyük iyiliklerden biri olarak görür; bütün

      esirlerine bu şekilde davranıp her birini özgürlüğüne kavuşturarak ashâbına örnek

      olurdu.

      Çocukları sever, onları yolda oynarken gördüğünde selâm verir, bineğine bindirir,

      aralarına karışırdı. Bazen bir hizmetçi, bir câriye teklifsiz yanına gelir,

      kendisine yardım etmesini ister, o da hemen kalkıp onların işini görürdü. Dulların

      ihtiyaçlarını karşılar; yaşlı insanlara daima yardımcı olurdu. Medine de yaşlılık

      sebebiyle bunamış bir kadın vardı. Bir gün bu kadın Rasûl-i Ekrem e gelmiş,

      Muhammed, seninle bir işim var demişti. Rasûl-i Ekrem de onunla beraber sokağa

      çıkmış, oturarak onu dinlemiş ve isteğini yerine getirmişti.

      Sâliha kadını dünya nimetlerinin en güzeli olarak görür, kadınlar hakkında Allah

      tan korkun derdi. Bir gün çok sayıda kadın akrabası Peygamberimiz in etrafına

      oturmuş, yüksek sesle konuşuyorlardı. Hz. Ömer içeri girince hepsi susmuş ve

      çekilmişler; Rasûlullah da bu duruma gülmüştü. Hz. Ömer; Ey Allah ın Rasûlü, Allah

      seni hep mütebessim kılsın, neden güldün diye sorunca, Rasûl-i Ekrem, kadınların

      ondan çekinip de sakınmalarına güldüğünü söyledi. Hz. Ömer in benden değil;

      Rasûlullah tan korkun sözü üzerine kadınlardan biri O, senin kadar hiddetli

      değildir demişti. Medine ye girerken yol kenarında şarkı söyleyen küçük kız

      çocuklarını gördüğünde Beni seviyor musunuz diye sormuş, evet yâ Rasûlallah, seni

      seviyoruz demeleri üzerine Ben de sizleri seviyorum demiştir.

      Rasûl-i Ekrem, Geniş olun! Zira Yüce Allah, geniş olanı sever der; genişliği,

      hilmi ve anlayışı ile ashâbına örnek olurdu. İnsanları, zayıflıkları, ihtiyaçları

      ve idealleri ile bütün olarak değerlendirir; yadırgayıcı, yargılayıcı olarak

      değil; anlayışlı bir yol gösterici olarak onlara muâmele ederdi. Anlamak, affetmek

      ve yol göstermek, O nun insanlara karşı tavrının özüydü. Hizmetçimi bir günde kaç

      defa affedeyim diye soran bir kimseye yetmiş defa affet! diye cevap vermiştir. Bir

      defasında bahçesine izinsiz girip de hurma toplayıp yiyen ve biraz da elbisesinin

      cebine koyan bir kimseyi azarlayarak ve elbisesini soyarak Rasûl-i Ekrem e şikâyet

      eden birine; O, bilmiyordu, ona öğretmeliydin; o, açtı, onu doyurmalıydın! diyerek

      bahçe sahibine nasıl davranması gerektiğini öğretmişti.

      Çöllerde göçebe halinde yaşayan bedevî insanlar, Medine ye geldiklerinde Rasûl-i

      Ekrem onlarla ilgilenir, kabalıklarını yadırgamazdı. Bir defasında yolda giderken

      bir bedevî gelmiş, Rasûl-i Ekrem in hırkasını arkadan çekerek Muhammed! Yanındaki

      Allah ın malından bana ver demişti. Çekilen hırkası boynunda iz yapmış,

      Peygamberimiz bu haliyle dönmüş, tebessüm ederek arkadaşlarına evet, istediğini

      verin demişti.

      Rasûlullah (s.a.s.), Hz. Âişe nin ifadesiyle hiçbir zaman şahsî intikam peşinde

      koşmamıştı. Kötülüklere iyilikle mukabelede bulunurdu. O, her zaman kerem sahibi,

      yüce gönüllü idi. Hayatı boyunca O na tuzaklar Kur anmünâfıklar, yahûdiler ve

      müşrikler de onun kerem ve şefkatinden nasiplerini almışlardı. Hayatını anlatan

      eserlerde, O nun, münâfıkların reisi Abdullah bin Übeyy vefat ettiğinde gömleğini

      kefen olarak ona verdiğini, olanca entrikalarına karşılık yahûdilere olan güzel ve

      âdil muâmelesini ve de onca mücadelenin neticesinde Mekke ye girdiğinde orada

      müşriklere gidiniz, hepiniz özgürsünüz diyerek Bugün sizi kınamak yok, Allah

      sizleri affetsin. O, merhametlilerin en merhametlisidir (12/Yusuf, 92) âyetiyle

      hitap etmiş olduğunu; kendisini taşlayıp horlayanlar için; canına kastedip

      kendisiyle savaşanlar için Yüce Allah a; Allah ım, onları affet, çünkü onlar

      bilmiyorlar şeklinde duâ ettiğini okuduğumuzda (Ey Muhammed) Sen af yolunu tut,

      bağışla, iyiliği emret, cahillere de aldırma (7/A râf, 199) âyetinin hayata

      konabileceğini ve yine Rasûl-i Ekrem in Rabbim, bana intikam alacak gücüme rağmen

      düşmanlarımı affetmemi, benimle ilişkisini kesenle görüşmemi ve beni mahrum

      bırakana vermemi emretti sözünün hakikatini daha iyi anlayabiliyoruz.

      Yüce Allah şöyle buyurmaktadır : … Allah ın rahmeti ile onlara yumuşak davrandın.

      Kaba, katı yürekli olsaydın, zaten etrafından dağılıp giderlerdi. Öyleyse onları

      affet, bağışlanmaları için duâ et ve işlerinde onlara danış. Kararını verdiğinde

      de artık Allah a tevekkül et. Zira O, kendisine tevekkül edenleri sever. (3/Âl-i

      İmrân, 159). Âyette ifade edilen Allah ın rahmetinden kaynaklanan yumuşaklığın ve

      gerçekten eşsiz bir şekilde insanların küçüğüyle büyüğüyle; kadınıyla erkeğiyle,

      fakiriyle zenginiyle O nun etrafında sevgiden bir tek vücut haline gelmelerinin

      sırrını merak eden için, namazı uzun tutup da cemaatten bazılarını usandıran

      sahâbisini namaz kıldırırken fazla uzun tutma. Cemaatte yaşlı olan, hasta olan

      vardır diyerek uyaran ya da nice zaman olur, uzunca bir namaz kılayım, diye namaza

      başlarım da, ağlayan bir çocuk sesi işittiğimde, arkamda namaz kılan annesinin

      şefkat duygularını bildiğimden, namazı kısa tutarım diyen peygamberi düşünmek

      yeterlidir.

      Naz ve nimet içinde büyüdüğü halde, müslüman olması sebebiyle ailesi tarafından

      dışlanıp fakr u zarûrete dûçar kalan Mus ab bin Umeyr i yırtık-pırtık elbiseler

      içinde gördüğünde gözyaşları akıtarak onun bu fedâkârlığına saygı gösteren; Câbir

      bin Abdullah ın ifadesiyle, kendisinden bir şey istenildiğinde asla hayır!

      demeyen, kapısına gelenleri boş çevirmediğinden nice geceler ailesi ile birlikte

      aç yatan, elinde kalmış bir miktar parayı verecek bir fakir bulamadığında, o

      parayı alıp evine gidip yatmaktan utanıp da mescidde yatan ve sabahleyin bir fakir

      bulunup da o parayla ihtiyacı karşılandığında Allah a hamd edip evine giden… evet,

      bu örneklerde ve benzeri yüzlerce örnekte Rasûlullah ın eşsiz ahlâkını görmek

      mümkündür.

      Hz. Peygamber, hediyeleşmeyi tavsiye eder, bunun sevgiyi arttırıp dostlukları

      pekiştireceğini söylerdi. Sadaka kabul etmemesine rağmen hediye kabul eder ve daha

      güzeli ile hediyelere karşılık verirdi. Varını yoğunu çevresindeki yoksul, ihtiyaç

      sahibi kimselerle paylaşır; verecek bir şeyi olmadığında da güzel sözler ile

      gönüllerini doyururdu. Gelir kaynaklarını, ailesinin geçimi için ayırdığı bir

      kısmı müstesnâ, fakirlere dağıtılacak şekilde düzenlemiştir. Cimrilik ve kötü

      huyun mü minde bulunmayacağını söyler, insanların durumunu düzeltmek için elindeki

      tüm imkânları seferber ederdi. Bazen ödünç aldığı bir şeyi fazlasıyla geri öder;

      bazen satın aldığına anlaştıkları fiyatın fazlasını verir, bazen de ihtiyaç sahibi

      olduğunu anladığı bir kimseden bir şey satın alır, sonra da onu ona hediye ederdi.

      İbn Abbas ın deyimiyle O, hayırlı işlerde rüzgârdan daha fazla cömerttir. Dostu

      Ebû Zer e fakirleri sevmeyi ve onlara yakın olmayı tavsiye etmiş, sevgili eşi Hz.

      Âişe ye de Ey Âişe! Hiçbir zaman muhtaç birini kapından boş çevirme, verebileceğin

      yarım bir hurma da olsa ver. Ey Âişe! Fakirleri sev, yakınına al ki Allah da

      kıyâmet gününde seni yakınına alsın diye nasihat etmişti. Yüce Allah tan, gerçek

      zenginlik olarak tanımladığı gönül zenginliği isterdi.

      Ashâbının en fakir ve yoksul olanları, bir de devamlı eğitim-öğretimle meşgul

      olduklarından geçim sıkıntısı çekenleri, Ashâb-ı Suffe olarak tanınırlardı. Zira

      genelde mescidde kalırlar; Hz. Peygamber in yanından ayrılmazlardı. Rasûl-i Ekrem,

      her şeyini onlarla paylaşır, yemeğini onlarla yerdi. Büyük bir kazanı vardı. Yemek

      onda pişirilir ve beraberce yenilirdi. Onlar, O nun daimî misafirleriydi. Bütün mü

      minler de öyle. Allah a ve âhiret gününe iman eden kimse, misafirine ikram etsin

      diyerek yemeğini, bıçağın deve hörgücüne gelmesinden daha çabuk ikram edildiği eve

      hayrın geleceğini ve misafiri kapıya kadar geçirmenin sünnetin bir parçası

      olduğunu söylerdi.

      Yetimlere bakmanın, şefkat göstermenin üstünlüğünden bahseder, dul ve miskinlere

      bakmanın Allah yolunda savaşmak veya gündüz oruç tutup gece namaz kılmak gibi

      olduğunu söylerdi. Ebû Zer e bir gece yürürlerken Ebû Zer! Şu Uhud dağı altın olsa

      da bana verilse, borcum için ayıracağım müstesnâ, bir dirheminin bile yanımda üç

      gün kalmasını istemem demiştir.

      Rasûl-i Ekrem, yağan yağmur tanelerinde Allah la olan ahdi görür, her bir canlıya

      yapılan iyiliğin sevap olduğunu söylerdi. Sırtı karnına yapışmış bir deveye

      rastladığında sahibine; bu dilsiz hayvanlar hakkında Allah tan korkun; onlara

      güzelce binin, onları güzelce doyurun demiştir. Yine bir defasında : Otu bol bir

      yerde yolculuk ederseniz, devenize yerden nasibini verin. Eğer kurak bir bölgede

      yolculuk ederseniz, oradan süratle geçin. Eğer geceleyin bir yerde konaklarsanız,

      sakın yol kenarında konaklamayın, zira yol, geceleyin hayvanların gidip geldiği,

      böceklerin yuvalandığı yerdir buyurmuşlardı. Canlıya canlı gibi davranır, hayata

      Allah ın bir emaneti olarak bakardı.

      Rasûl-i Ekrem, yüksek sesle konuşmaz, arkadaşlarının yanında ayaklarını uzatmazdı.

      Ashâbından Ebû Said el-Hudrî nin ifadesiyle bâkire kızlardan daha hayâlı idi,

      hoşlanıp hoşlanmadıkları yüzünden anlaşılırdı. Ağızlarının içi görülecek şekilde

      kahkaha ile gülmezdi. Hayânın, imanın bir parçası olduğunu beyan ile bir defasında

      hayâ imandandır ve hayâlı olan kişi cennettedir. Hayâsızlık kalbin

      katılığındandır. Kalbi katı olan ise cehennemdedir buyurmuşlardı.

      Yine bir defasında Hz. Âişe ye cezasını ben çekecek bile olsam, hiç kimsenin

      kabahati hakkında konuşmak istemem demişlerdi. Asla kaba ifadeler kullanmaz, hayâ

      duygusunu davranışların kontrol mekanizması olarak görürdü. Utanmadıktan sonra

      dilediğini yap! sözü Peygamberlerin ortak sözü olup bunun en güzel ifadesi değil

      midir O nun hayâsı ve utangaçlığı, O nu, soyutlanmaya, pasifleşmeye sevk etmez;

      yapması gerekenin ardında bırakmazdı. Zaten O nun hayatı, Mekke de yaşadıklarıyla,

      Medine de yaşadıklarıyla, bütünüyle şükrün ve sabrın; Allah a derin bir bağlılığın

      ve tevekkülün; azim ve sebatkârlığın ve nihâyeteşsiz bir cesâretin en somut

      örnekleri ile doludur.

      Dinî, tebliğ süreci incelendiğinde sözlerin ifadeden âciz kalacağı bir manzara ile

      karşılaşılır. Derin bir huşû ile sarsılmaz bir iman ve azim ile… Bu gerçeği ifade

      için, kendisine yapılan her türlü teklife karşılık olarak verdiği şu tarihî

      cevabın yeterli olacağını düşünüyoruz : Güneşi sağ elime; ayı da sol elime koysalar

      ben, yine de dâvamdan vazgeçmem! Hz. Ali der ki : Bedir de savaş bütün şiddetiyle

      devam ederken bazen biz Rasûlullah ın arkasına sığınırdık. En cesurumuz O idi.

      Düşman saflarına en yakın yerde O bulunurdu.

      Hayâsı, cesaretine gölge olmadığı gibi, ciddiyet ve vakarı da neşe ve tebessümüne

      engel olmazdı. Allah ile beraberliği sıcak ve canlı muâşeretine perde olmazdı.

      Abdullah bin Hâris, Rasûlullah tan daha hoş ve mütebessim bir kimse görmediğini

      söylerdi. Ashâbıyla şakalaşır ve onlarla beraber gülerdi. Küçük kuşunun ölümüne

      üzülen Enes in küçük kardeşine : Ebû Umeyr! Nuheyr e (küçük serçe) ne oldu diye

      soracak kadar çevresiyle ilgiliydi. Bir peygamber zırhını giydi mi artık onu

      çıkarmaz diyecek kadar sebatkâr; Allah ın hizmetçileri sefâhat içinde yaşamazlar

      diyecek kadar da fedâkârdı.

      Karamsarlık, O nun kalbinde bir yer bulamaz, imanı ve samimiyeti ile hayatın her

      ânında, her türlü şart altında sorumluluk bilinciyle hareket ederdi. Kıyâmetin

      kopması esnâsında bile eldeki fidanın dikilmesini tavsiye edecek kadar hayır ve

      sorumluluk anlayışına sahipti. Vefatına sebep olacak hastalığı ağırlaştığı için

      Hz. Ebû Bekir i imamlığa geçirmiş, biraz iyileşip de odasının kapısından saf saf

      huşû ile namaz kılan ashâbını gördüğünde Allah a hamd etmişti. Vefatı esnâsında,

      hazırlatıp Üsâme bin Zeyd i kumandan tâyin ettiği son ordusu sefere hazır halde

      şehrin dışında bekliyordu. Belki bu ordu, O nun yeryüzüne diktiği son fidanıydı.

      Hayatı boyunca insanlar için tek üstünlük ve fazilet ölçüsü olarak takvâ ya

      başvurmuş, üstünlük ancak takvâ iledir diyerek her türlü emâneti ehli olana tevdî

      etmişti. Bu evrensel ilke Hz. Üsâme nin kumandanlığında ne güzel parıldıyordu.

      Hz. Hatice nin oğlu Hind bin Hâle, Rasûl-i Ekrem i bize şöyle tanıtır : Rasûlullah

      ın hüzün ve tefekkür içinde olmadığı bir an yoktu. Devamlı tefekkür ederdi. O nun

      için rahat yoktu. Çoğu zaman sükût eder, gereksiz yere konuşmazdı. Söze başlayınca

      mağrur ve kibirli kimseler gibi dudak ucuyla konuşmaz, kelimeleri gâyetgüzel

      telaffuz ederdi. Güzel konuşurdu. Sözleri, hakkı bâtıldan ayırırdı. Ne fazla, ne

      de eksik, gerektiği kadar konuşurdu. Sert ve kaba bir insan değildi. Başkalarını

      hiçbir zaman hor ve hakir görmezdi. Nimet az bile olsa, ona büyük değer verir,

      asla nankörlük etmez, onu hiçbir şekilde kötülemezdi. Yiyecek ve içecekleri ne

      över ne de kötülerdi. Dünya için ve dünyada kendisini ilgilendiren işler için asla

      öfkelenmezdi. Fakat hakka tecâvüz söz konusu olduğunda hakkı sahibine iâde

      etmedikçe ve haksızı gereğince cezalandırmadıkça öfkesi dinmezdi. Kendisine ait

      bir şey için asla kızmaz ve intikam almazdı. Bir şeye işaret ettiğinde parmağıyla

      değil; bütün eliyle işaret eder, bir şeye hayret ettiğinde elini ters çevirirdi.

      Konuşurken ellerini birleştirir ve sağ elinin ayasını sol elinin baş parmağının iç

      tarafına vururdu. Öfkelendiğinde hemen vazgeçer ve bunun için büyük gayret sarf

      ederdi. Sevindiği zaman gözlerini yumardı. En fazla güldüğünde tebessüm eder,

      gülümsediğinde de dişleri dolu taneleri gibi gözükürdü. Kahkaha ile gülmezdi…

      Rasûl-i Ekrem, ilk İlâhî vahye mazhar olduğunda sevgili eşi Hz. Hatice, onu şu

      şekilde teselli etmişti : Cenâb-ı Hak, hiçbir vakit seni mahcup etmeyecektir. Çünkü

      sen yakınlık bağlarına saygı gösteriyor, borçluların borcunu veriyor, fakirlere

      yardım ediyorsun. Misafirlerini ağırlıyor, doğruları destekliyor, yükünü

      taşıyamayanlara yardımcı oluyorsun.

      Yine Hz. Âişe annemiz de Rasûl-i Ekrem hakkında şu sözleri söylüyordu : Hz.

      Peygamber hiç kimseyi azarlamazdı. Kendisine fenalık edenlere fenalıkla mukabele

      etmezdi. Kendisine yapılan kötülüklere göz yumar, fâillerini bağışlardı. Bir şey

      hakkında iki şıktan birini tercih durumunda kaldığında günah olmamak kaydıyla

      kolay olanını seçerdi. Şahsına yapılan bir kötülüğün intikamını almaz, ancak bir

      kimse İlâhî emirlere isyan ettiğinde onu hak ettiği cezaya çarptırırdı. Rasûl-i

      Ekrem, hiçbir müslümanı ismiyle lânetlememiş; hiçbir kadın, köle, câriye, hizmetçi

      veya hayvanı dövmemiş ve hiçbir kimsenin meşrû ricâsını reddetmemiştir. Evine her

      girdiğinde tebessüm eder, arkadaşları arasında oturduğu zaman kesinlikle ayağını

      uzatmaz; sözlerini dinleyenler ezberleyecek kadar ağır ağır söylerdi.

      Hz. Hüseyin, babasından kendisine dedesini anlatmasını istediğinde Hz. Ali,

      Rasûl-i Ekrem i şöyle anlatmıştı : Rasûlullah, söz ve davranışlarında hep mûtedil

      olmuş, hiçbir zaman haddi aşmamış, çirkin bir söz söylememiş, çirkin bir

      davranışta bulunmamıştır. Bunun için özel bir gayret de sarf etmemiştir. Çarşı ve

      pazarlarda çok dolaşmazdı. Kötülüğe kötülükle mukabele etmezdi. Affeder ve

      bağışlardı. Allah yolunda cihad müstesnâ, hiçbir şeye eliyle vurmamıştır. Hiçbir

      hizmetçisini ve hanımını dövmemiştir. Kendi şahsına yapılan zulümlerden intikam

      aldığını hiç görmedim. Allah ın haramları çiğnendiğinde ise şiddetle öfkelenirdi.

      İki şeyden birini tercih etmede muhayyer bırakıldığında kolay olanı tercih

      ederlerdi. Evine girdiğinde herkes gibi elbisesini temizler, koyununu sağar ve

      kendi hizmetini kendisi görürdü.

      Lüzumsuz yere konuşmazdı. Müslümanları birbirine ısındıracak ve birbirlerinden

      nefret ettirmeyecek şekilde konuşurdu. Her kabilenin güzel hasletli insanlarına

      ikramda bulunur ve onları kavmine başkan tâyin ederdi. Halkı hatalı işler ve

      sözlerden sakındırır, kendisi de sakınırdı. Güzel yüzünü ve güzel ahlâkını

      kimseden esirgemezdi. Ashâbını daima arar, halka olup biten hâdiseleri sorardı.

      İyiliği över ve pekiştirir, ona güç katardı. Kötülüğü zemmeder ve onu zayıf

      düşürürdü. Her işinde îtidal üzereydi, ihtilâfsızdı. Müslümanların gaflete

      düşmesinden korkar, onları ikaz etmeyi ihmal etmezdi. Her halinde ibâdet ve

      iyiliğe hazırdı. Hakkın sınırını aşmadığı gibi, hakkı yerine getirmekten de geri

      kalmazdı. O na yakın olanlar halkın en hayırlılarıydı. O nun yanında

      arkadaşlarının en üstünü nasihati en yaygın ve kuşatıcı olanıydı. Mertebesi en

      yüksek olanlar da insanların durumunu düzeltmek için canıyla, malıyla çalışan;

      iyilik ve yardımı en güzel olanlardı.

      Hz. Peygamber kalkarken de otururken de hep Allah ı zikirle meşgul olurdu. Bir

      cemaatin yanına geldiğinde üst başa geçmez, hemen meclisin sonuna otururdu.

      Ashâbına da bunu emrederdi. Kendisiyle beraber oturan herkese değer verirdi. Orada

      bulunanların her biri kendisini en itibarlı kişi zannederdi. Kendisiyle oturan ya

      da bir ihtiyacı için yanına gelen kimseye dönüp gidinceye kadar sabrederdi. Biri

      bir istekte bulunursa onu hemen yerine getirir; imkânı olmadığında tatlı dille

      bunu anlatırdı. Gönlü ve hoşgörüsü bütün insanlığı kuşatacak kadar genişti. Onlara

      şefkatli ve merhametli bir baba olmuştu. Hak konusunda herkes O nun katında

      eşitti.

      Rasûlullah ın meclisi bir ilim, hayâ, sabır ve emanet meclisiydi. Orada yüksek

      sesle konuşulmaz, hiç kimse ayıplanmaz ve kimsenin ayıp ve kusuru dışarı vurulup

      yayılmazdı. O meclisteki herkes eşitti. Tek üstünlük ölçüsü takvâ idi. Büyüklere

      herkes saygı gösterir; küçüklere şefkat ve merhametle muâmele ederdi. Fakir ve

      muhtaç olanları, herkes kendisine tercih eder, garipleri koruyup gözetirdi.

      Rasûlullah daima güler yüzlü, yumuşak huylu, şefkat ve merhameti bol bir insandı.

      Sert ve kaba sözlü değildi. Orada burada dolaşıp durmaz, kimsenin ayıp ve kusurunu

      araştırmazdı. Cimri bir insan değildi. Hoşuna gitmeyen şeyleri görmezlikten

      gelirdi. Hiç kimsenin ümidini kırmaz, hoşlanmadığı bir söz ya da davranışı sükûtla

      karşılardı.

      Kendi hesabına şu üç şeyden sakınırdı : 1- İnsanlarla münâkaşa ve mücâdele

      etmekten, 2- Boş sözlerden, 3- Yararsız ve boş şeylerle, kendisini ilgilendirmeyen

      işlerle uğraşmaktan. Başkaları hesabına da şu üç şeyden uzak dururdu : 1- İnsanları

      tenkit etmekten, 2- İnsanların ayıp ve kusurlarını, gizli hallerini araştırmaktan,

      3- İnsanlara hakaret etmekten.

      Rasûlullah konuşurken mecliste bulunanlar başlarını öne eğer, başlarına kuş konmuş

      gibi hareketsiz dururlardı. Hz. Peygamber sustuğunda konuşurlar, ama asla O nun

      yanında tartışmazlardı. Biri konuşacak olursa, diğerleri o, sözünü bitirinceye

      kadar sessizce beklerlerdi. Hz. Peygamber, ilk konuşanın sözüyle son konuşanın

      sözünü aynı dikkatle dinler, asla bıkkınlık göstermezdi. Onların güldüklerine

      güler, onların hayret ettiklerine de hayret ederdi. Yabancıların konuşma ve

      sorularındaki kabalık ve sertliğe ashâbı da kendisi gibi davransın düşüncesiyle

      sabrederdi. Bir ihtiyaç sahibinin muhtaç olduğu şeyi aradığını görürseniz onun bu

      ihtiyacını karşılayınız veya ona yardım ediniz derdi. Kendini, olduğu gibi

      göstermeyen övgüleri kabul etmezdi. Hakkın sınırını aşmadıkça kimsenin sözünü

      kesmezdi. Hakkın sınırı aşıldığında ya müdâhale eder ya da kalkıp giderdi.

      İnsanların gönülce en cömerdi, dilce en doğrusuydu. Tabiat itibarıyla en yumuşak

      huylusu, soyca da en şereflisiydi. O nu ansızın görenler heyecana kapılır, tanıma

      imkânına erenler ise O nu severdi. O ndan önce de O ndan sonra da O nun gibi

      mükemmel bir şahsiyet görmedim.

      Enes bin Mâlik de der ki : Rasûlullah ın elinden daha yumuşak bir dibace veya

      ipekli kumaşa dokunmadım. O nun kokusundan daha güzel bir koku koklamadım.

      Rasûl-i Ekrem in ahlâkını birazcık olsun öğrenebilmek adına tarihî tecrübe ve

      tanıklıklar içerisindeki bu küçük seyrimizin sonunda diyebiliriz ki, söz biter,

      kâlem kırılır, kulaklardan kalplere sadece Yüce Allah ın Şânım hakkı için, size

      kendi içinizden bir Rasûl geldi ki, sıkıntıya uğramanız ona çok ağır geliyor;

      üzerinize hırs ile titriyor; mü minlere de pek raûf, pek rahîm (9/Tevbe, 128 )

      âyetinin eşsiz ifadesi akar. Hamd olsun âlemlerin rabbi Allah a! Salât u selâm da

      mesajlarıyla insanlara rehber, hayatlarıyla da ışık olan kutlu elçilerine.

      (Yasin Günaydın)