Hz Muhammed Hakkinda Bazi Bilgiler

    This site uses cookies. By continuing to browse this site, you are agreeing to our Cookie Policy.

    • Hz Muhammed Hakkinda Bazi Bilgiler



      Hz Muhammed Hakkinda Bazi Bilgiler

      Erdemliler birliği Hılfu'l-Fudul Antlaşması

      Uzun süren kabile (s.a.v)aşlarından dolayı Mekke'de asayiş bozulmuş, can ve mal güvenliği kalmamıştı. Özellikle dışarıdan mal getiren yabancıların malları yağmalanıyordu. Peygamberimiz (s.a.v)20 yaşlarında iken, tarihe Hılfu'l-Fudul diye geçen Erdemliler antlaşması'na katılmıştı. Yemenli Zübeyd kabilesinden bir tacir, As Bin Vail tarafından gasp edilince, Ebu Kubeys dağına çıkıp uğradığı haksızlığa karşı bütün kabileleri yardıma çağırdı:

      -iyilik sahipleri ! Yurdundan, ailesinden uzak olan ve Mekke'de malı elinden alınan şu garibe yardım edin. Uzak diyarlardan şehrinize mal satmaya gelmiştim. İçinizdeki zenginlerden birine malımı verdim. Ancak bana ödemesi gereken parayı da malımı da vermedi. Şimdi ne malım var, ne de param. Tüccarın sesini duyup, yardım için ilk koşan Efendimizin (s.a.v)amcası Zübeyr oldu. Mekke'nin en zengin ve sözü dinlenen adamlarından biri olan Abdullah Bin cüdan'ın evinde toparlanarak bazı kararlar alındı. Haksızlığı önlemek ve adaleti sağlamak amacıyla toplanan bu grup, daha sonra Erdemliler birliği olarak anıldı. İçlerinde peygamberimiz (s.a.v)Teym kabilesinden Ebu Kuafe ve oğlu Hz. Ebubekir de vardı. O günden sonra Mekke'de kiminbaşı sıkışsa kim darda kalsa hep erdemli insanlara başvurdu.

      İlk müslüman olanlar kimlerdir kısaca

      İlk Müslümanlar

      Peygamberimiz (s.a.v) İslama davetine önce en yakınlarından başladı. Hz. Hatice Müslüman olan ilk kişi oldu. Hz. Hatice, bizzat Peygamberimizi (s.a.v) teskin etmiş ve başına gelen bu işin bir cin çarpması, bir hastalık ve bunlar gibi kötü bir hal olmadığını konusunda endişelerini gidermişti.

      Onu, efendimizin (s.a.v)amcasının oğlu Hz. Ali takip etti. O sırada 10 yaşında olan Hz. Ali, peygamberimizin (s.a.v)ve Hz. Hatice'nin namaz kıldıklarını gördü. Ne yaptıklarını sorduğunda Hz. Muhammed (s.a.v), Onu bir olan Allah'a ve kendisinin Onun Peygamberi olduğunu iman etmeye çağırdı. Hz.Ali de iman etti. Babası Ebu Talip, durumu öğrendiğinde, kendisine iman etmese de oğlunun bu düşüncesini onayladı.

      Daha sonra evlatlığı Zeyd Bin Harise, yakın arkadaşı Hz. Ebubekir ve dadısı Ümmü Eymen Müslüman oldu. Kısa zamanda Ona inanların sayısı arttı. Pek çok büyük sahabenin Müslüman olmasına da efendimiz (s.a.v) en yakın dostu Hz. Ebubekir vasıta olmuştu. Hz. Ebubekir'in vasıtasıyla Müslüman olanlar:

      1-Osman Bin Affan

      2-Zübeyr Bin Avvam

      3-Abdurrahman Bin Avf

      4-Sad Bin Ebu Vakkas

      5-Talha Bin Ubeydullah idi.

      Hz Muhammedin amcalarının isimleri


      Peygamberimiz Hz. Muhammed s.a.s. in amcalarının isimleri şöyledir :

      Haris,
      Zübeyr,
      Ebu Talib,
      Ebu Leheb,
      Kusem,
      Dırar,
      Mukavvim,
      Hacl,
      Hz. Hamza r.a
      Hz. Abbas r.a dır.

      Hz.Muhammed (s.a.v) Evliliği kısaca


      Esed kabilesinden Huveylid'in kızı olan Hz. Hatice Tacire (tüccar kadın) Tahire (temiz) Afife (iffetli) ve Kübra (büyük) lakaplarıyla anılan, zenginliği kadar güzelliğiyle ve namuslu oluşu ile de tanınmış bir hanımdı. Daha önce iki kez evlenmiş, her iki evliliğinden birer çocuğu olmuştu. Ticaretle uğraşıyordu. Ama mallarını satmak için uzun yolculuklara çıkamıyor, yerine bu işi yapacak güvenilir adamlar tutuyordu. 1O yıl kervanın başına Hz. Muhammed (s.a.v) getirdi. Çok güvendiği Meysere adındaki yardımcısıyla akrabalarından Huzeyme'yi de kervanla gönderdi. Hz. Hatice'nin memnun kaldığı bu ticaret kervanının son durağı Busra oldu. Hz. Hatice, peygamberimizin (s.a.v) davranışları ve güzel ahlakı hakkında aktarılan bilgilerden etkilenerek, Onunla (s.a.v) evlenmek istedi. Aracılar yoluyla nikah kararlaştırıldınca Peygamberimiz (s.a.v), mehir (gelinin bizzat kendine ödenen mal) olarak Hz. Hatice yirmi dişi deve vermiştir. Velime olarak iki deve kesildi. Velime düğün yemeği demektir.Ayrıca peygamberimiz (s.a.v) evlendiği gün, babasından kalan sadık cariye Bereke'yi (ÜmmüEymen) azad etti.

      Efendimizin (s.a.v) ve Hz. Hatice 25 yıl aynı yastığa baş koyduğular. Bu evlilikten kasım, Zeyneb, Rukiye, Ümmü Gülsüm, Fatma ve Abdullah adlarında altı çocukları oldu. Kasım'ın doğumundan sonra Peygamberimiz (s.a.v) Ebu'l-Kasım olarak anılmaya başlandı. Kazım henüz sütten kesilmeden yürümeye yeni başlamışken vefat etti. O dönemde Ebu Talip'in maddi sıkıntıları vardı. Peygamberimiz (s.a.v) amcasının yükünü hafifletmek için o sırada beş yaşında olan Hz. Ali'nin bakımını üstlendi. 15 yaşında olan Cafer'i de amcası Hz.Abbas aldı. Ümmü Eymen de kocasının vefatıyla yeniden aileye döndü. Efendimiz (s.a.v) ona çocuklara "anne" diye hitap eder, 'O,baba yadigârımızdır' diye buyurdu. Kelb kabilesinden Zeyd Bin Harise on beş yaşındayken köle pazarından satın alınarak aileye katıldı.

      Medine'ye Hicret


      Rasûlullah İkinci Akabe Biatı’ndan sonra ashabına Yesrib’e hicret için izin verdi. Bunun üzerine ilk defa Âmir b. Rebîa ile hanımı Leylâ bint Hasme buraya göç ettiler; daha sonra da diğer sahâbîler kafileler halinde Mekke’den ayrılmaya başladılar. Bu arada işaret etmek gerekir ki, daha önce Mekke’den Medine’ye gitmiş birkaç sahabî bulunmaktaydı. Bunlar Akabe biatlarından önce Medine’ye hicret eden Ebû Seleme el-Mahzûmî ve hanımı Ümmü Seleme ile Birinci Akabe Biatı’ndan sonra Hz. Peygamber tarafından Medine’ye İslâm’ı tebliğ için gönderilen Mus’ab b. Umeyr ve Abdullah b. Ümmü Mektûm idi.

      Genel olarak hicret gizlice yapılmaktaydı. Çünkü Kureyşli müşrikler müslümanların Mekke’den ayrılmalarına dahi müsaade etmek istemiyor, çeşitli zorluklar çıkartıp ellerinden geldiğince hicreti engellemeye çalışıyor, hatta bazı müslümanları hapsediyorlardı. Meselâ, Ebû Seleme ile hanımı Ümmü Seleme Habeşistan’dan Mekke’ye döndükten sonra çocukları Seleme’yi de yanlarına alarak Medine’ye hicret için yola çıktıklarında Ümmü Seleme’nin ailesi onun gitmesine izin vermedi. Bu sebeple Ebû Seleme hanımı ve çocuğunu Mekke’de bırakarak Medine’ye yalnız gitmek zorunda kaldı. Öte yandan Ebû Seleme’nin ailesi de Ümmü Seleme’nin ailesinin yaptıklarına karşılık olarak Seleme’yi annesinin elinden aldılar. Hem kocasından hem de oğlundan ayrı kalmanın verdiği derin üzüntüyle Ümmü Seleme bir yıl boyunca göz yaşı döktü. Sonunda akrabaları insafa gelerek Medine’ye gitmesine izin verdiler. Ebû Seleme’nin ailesi de Seleme’yi annesine teslim etti. Ümmü Seleme çocuğunu yanına alarak Medine’ye gitmek üzere tek başına Mekke’den ayrıldı. Yolda karşılaştığı Osman b. Talha’nın refakatinde Kubâ’ya ulaştı ve Ebû Seleme ile buluştu. Hişâm b. Âs, hicret için hazırlık yapmış, ancak babası Âs b. Vâil başta olmak üzere müşrikler tarafından zincire vurulup hapsedilmişti. Ayyâş b. Ebû Rebî‘a hicret için yola çıkıp Kubâ’ya kadar gelmiş, ancak burada kendisine yetişen ana-bir kardeşleri Ebû Cehil ve Hâris b. Hişâm yaşlı annesinin onun ayrılığı yüzünden perişan hale geldiğini ileri sürüp Mekke’ye dönmesini sağlamışlar ve burada hapsetmişlerdi. Hişâm b. Âs ve Ayyâş b. Ebû Rebî‘a hicretin 7. yılında (milâdî 629) müşriklerin elinden kurtulup Medine’ye gidebilmiştir. Suheyb b. Sinân er-Rûmî’nin hicret edeceğinden haberdar olan Mekkeliler ona olan borçlarını ödemedikleri gibi mal varlığına da el koymuşlar, Suheyb o güne kadar elde ettiği bütün kazancını Mekkeliler’e bırakmak suretiyle ancak hicret edebilmiştir. Bu noktada Hz. Ömer’in hicreti ise farklı bir mahiyet arzeder. O, Kâbe’yi tavaf edip iki rekat namaz kıldıktan sonra müşriklere açıkça meydan okuyarak yola çıkmıştır.

      Hicret izninden sonra kısa denilebilecek bir sürede ashabın büyük bir kısmı Yesrib’e göç etmiş; geride Hz. Peygamber ile Hz. Ebû Bekir ve aileleri, Hz. Ali ve annesi, ayrıca hicret etmeye gücü yetmeyenler ile gidişleri engellenmiş olanlar kalmıştı. Bu arada Hz. Ebû Bekir Rasûlullah’a müracaat ederek hicret için izin istiyor, o da her defasında “Acele etme! Umulur ki, Yüce Allah sana bir yol arkadaşı ihsan eder” cevabını veriyordu.

      Müslümanların inançları uğruna görülmemiş bir fedakârlık anlayışı içinde evlerinden, mal ve mülklerinden vazgeçip Yesrib’e hicret ettiklerini gören Kureyş müşrikleri, Hz. Muhammed’in de bir gün oraya giderek ashabıyla birlikte kendilerine karşı tehlike ve tehdit oluşturacağından endişe duymaya başladılar. Gelişmeler karşısında nasıl bir yol takip edeceklerini belirlemek üzere Dârünnedve’de toplandılar. Hz. Peygamber’in mensup olduğu Hâşimoğullarından kimsenin alınmadığı toplantıda Hz. Muhammed (sav)’in sürgüne gönderilmesi veya hapsedilmesi gibi görüşler ileri sürüldü. Sonunda Ebû Cehil’in teklifiyle onu öldürmeyi, Hâşimoğulları’nın kan davası gütmesini önlemek için de bu işin bir kişi tarafından değil, bütün kabilelerden birer kişinin katılacağı bir topluluk tarafından yerine getirilmesini kararlaştırdılar. Bu suikast kararını vahiy yoluyla öğrenen Hz. Peygamber, hemen harekete geçip Hz. Ebû Bekir’in evine gitti ve onunla birlikte hicret hazırlığına başladı. Kendilerine kılavuzluk yapmak üzere Abdullah b. Uraykıt ile anlaştılar. Abdullah b. Uraykıt müşrik olmakla birlikte güvenilir ve mert bir kişiydi. Hz. Ebû Bekir hicret için önceden hazırladığı iki deveyi kılavuza verdi ve üç gün sonra Sevr dağının eteğinde buluşmak üzere onunla sözleşti. Hz. Peygamber, evinden ayrıldığını müşriklere fark ettirmemek ve kendisine bırakılan emanetleri sahiplerine vermek üzere Hz. Ali’yi görevlendirdi. Gece yarısı yola çıkan Hz. Peygamber ve Hz. Ebû Bekir Mekke’nin güney-batısında bulunan Sevr dağındaki bir mağaraya vardılar ve burada gizlendiler. Burada kaldıkları üç gün boyunca Hz. Ebû Bekir’in oğlu geceleri gelip şehirdeki gelişmeleri onlara haber veriyordu. Ayrıca Hz. Ebû Bekir’in koyunlarının çobanlığını yapan Âmir b. Füheyre de sürüsünü mağaraya doğru sürerek süt ve yiyecek getirmiş, daha sonra da onlarla birlikte hicret etmiştir.

      Kureyş müşrikleri Hz. Peygamber’in evinde onun yerine Hz. Ali ile karşılaşınca şaşkına döndüler. Hz. Ali’ye nerede olduğunu sordularsa da cevap alamayınca onu dövüp bir süre tutukladıktan sonra serbest bıraktılar. Ardından Hz. Ebû Bekir’in evine gidip kızı Esma’dan bilgi almaya çalıştılar. Esmâ’dan istediği bilgiyi alamayan Ebû Cehil onu tartaklamaktan çekinmedi. Hz. Peygamber’i Mekke’de bulamayan ve şehirden ayrıldığını anlayan müşrikler bütün çevreyi taramaya, etrafa haberciler göndermeye başladılar. Bir ara Sevr mağarasının önüne kadar geldiler. Ancak Yüce Allah’ın emriyle mağaranın girişi bir örümcek ağıyla kaplanmış olduğundan içeride kimsenin bulunmadığı kanaatine vararak geri döndüler. Müşrikler mağaranın önünde iken, fark edilecekleri korkusuna kapılan Hz. Ebû Bekir’i Rasûlullah Kur’an’da ifade edildiği üzere: “Korkma! Elbette Allah bizimledir” (et-Tevbe 9/40) buyurarak teskin etti. Mağarada geçirilen üç günün sonunda daha önce kararlaştırıldığı şekilde kılavuz Abdullah b. Uraykıt, develerle birlikte Sevr’e geldi. Sevr’den Yesrib’e doğru sahil istikametinde yola çıkıldı. Bir tehlikeye maruz kalmamak için kafile, bilinen işlek ve mutat yollar yerine farklı bir güzergâhı, zaman zaman sarp dağ geçitlerini veya çölün ortasını tercih etti. Hz. Muhammed (sav)’i bulmak için çeşitli yollara başvuran Kureyşliler onu yakalayana 100 deve ödül vaad ettilerse de hiçbir sonuç elde edemediler. Kureyşliler’in koyduğu ödülü kazanabilmek için Hz. Peygamber’i aramaya koyulan ve iz sürmekte maharetli olan Sürâka b. Mâlik kafileye ulaştı; ancak bir mucize eseri atının ayakları kuma gömülünce takipten vazgeçti. Benzer bir tehlike Eslem kabilesinin topraklarından geçerken yaşandı. Kabile reisi Büreyde b. Husayb kafilenin önünü kesti; ancak Rasûlullah ile yapılan kısa sohbetten sonra, kendisi ve kabilesi müslüman oldu. Büreyde, kendi topraklarından ayrılıncaya kadar kafileye eşlik etti. Hicret yoluyla kervan yolunun kesiştiği Cuhfe adlı mevkiye gelince, Rasûlullah Mekke yolunu hatırladı ve şehre duyduğu özlemle hüzünlendi. Bunun üzerine, uğradığı zulümden dolayı hicrete mecbur bırakıldığı Mekke’ye, düşmanlarına üstünlük sağlayıp tekrar döndürüleceğini müjdelen âyet nâzil oldu (el-Kasas, 28/85). Hicret esnasında bazı güzel olaylar da yaşandı. Meselâ, kafile Kudeyd’de yiyecek bir şeyler almak üzere Ümmü Ma‘bed Âtike bint Hâlid’in bulunduğu çadıra uğradı. Burada Hz. Peygamber, sürüye katılamayacak kadar zayıf, sütten kesilmiş bir keçiyi besmele çekerek sağmaya başladı. Keçi oradakilere yetip artacak kadar süt verdi. Ümmü Ma‘bed daha sonra çadıra dönen kocasına olayı anlatıp onun isteği üzerine Hz. Peygamberi edebî bir dille tavsif etti. Onun ifadeleri hilye edebiyatına konu olmuş ve günümüze kadar gelmiştir.

      Yesrib’de bulunan müslümanlar Rasûl-i Ekrem’in Mekke’den ayrıldığını öğrenmiş, gecikmesinden dolayı da endişelenmişlerdi. Her sabah Mekke yolu üzerindeki Harre mevkiine çıkıp sıcağın şiddetlendiği vakte kadar yolunu gözlüyorlardı. Yine 8 Rebîülevvel (20 Eylül 622) pazartesi günü de böyle yapmış ve evlerine dönmüşlerdi ki, üç katlı bir evin damında bulunan bir yahudi kızı yaklaşmakta olan kafileyi görünce, bunun beklenen misafir olduğunu anladı ve bağırarak durumu ilân etti. Bunun üzerine müslümanlar Rasûl-i Ekrem’i karşılamak için Harre’ye koştular. Hz. Peygamber, Yesrib’e bir saatlik mesafede bulunan Kubâ’da Külsûm b. Hidm’in evine misafir oldu. Birkaç gün bu kasabada kaldı ve burada bir mescid yaptırdı. Bu arada Hz. Peygamber’in kendisine bıraktığı emanetleri sahiplerine iade edip yine onun emri doğrultusunda Mekke’den ayrılan Hz. Ali, gündüz gizlenip gece yol almak suretiyle Kubâ’ya geldi ve burada Hz. Peygamber’le buluştu. Hz. Ali ile birlikte annesi Fâtıma bint Esed, Hz. Peygamber’in hanımı Sevde bint Zem‘a, kızları Hz. Fâtıma ve Ümmü Külsûm ve Hz. Ebû Bekir’in ailesinin de Kubâ’ya geldiği rivâyet edilmektedir. Bunun yanında Hz. Peygamber’in ve Hz. Ebû Bekir’in ailelerinin daha sonra Medine’den gönderilen Zeyd b. Hârise ve Ebû Râfi‘in refakatinde hicret ettikleri de kaydedilmektedir. Hz. Peygamber yanındakilerle birlikte 12 Rebîülevvel 1 (24 Eylül 622) Cuma günü Kubâ’dan Yesrib’e hareket etti. Cuma namazı vakti girince Rânûnâ vadisinde Sâlim b. Avf kabilesine uğradı; ilk Cuma hutbesini okudu ve namazını kıldırdı. Rasûlullah bu hutbesinde Allah’a hamd ü senâdan sonra insanların âhirette mutlaka hesaba çekileceğinden, herkesin emri altındakilerden sorumlu tutulacağından, öldükten sonra insana dünyada yaptığı iyi davranışlardan başka bir şeyin fayda etmeyeceğinden bahsetti ve büyük-küçük demeden iyilik yarışına girerek âhiret için hazırlıklı olmalarını tavsiye etti. Namazdan sonra Yesrib’e hareket eden Hz. Peygamber şehir halkı tarafından büyük bir coşkuyla karşılandı. Medine’de görülmemiş bir şenlik ve bayram havası yaşanıyordu. Yolun iki tarafında sıralanan yediden yetmişe herkes, kadınlar ve çocuklar büyük bir sevinç içerisinde Allah’ın yüce elçisini karşılıyordu. Bu sırada defler çalınıyor ve “Veda tepelerinden ay doğdu üzerimize/Allah’a davet sürdükçe şükretmek vacip bize/Ey gönderilen kutlu elçi/Sana itaat etmek düşer hepimize/Aramıza hoş geldin, şeref verdin şehrimize” şeklindeki mısralarla duygular dile getiriliyordu. Hemen herkes Rasûlullah’ın kendi evlerine misafir olmasını istiyor, davette bulunup ısrar ediyordu. Rasûlullah Kasvâ adlı devesinin üzerinde halkı selamlayıp kendilerine teşekkür ederken, devesinin çöktüğü yere en yakın eve misafir olacağını söyleyerek şehre girdi ve Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin (Hâlid b. Zeyd) evine misafir oldu. Böylece çile ve ıstırap dolu Mekke dönemi sona ermiş, İslâm tarihinde yeni bir dönem başlamış oldu. Yesrib de artık Peygamber şehri anlamında Medînetü’r-Resûl veya el-Medînetü’l-münevvere adıyla anılmaya başladı.

      Kaynaklarda Hz. Peygamber’in Mekke’den çıkışı, Kubâ’ya varışı ve Medine’ye girişi hakkında farklı tarihler verilmektedir. Bu konudaki rivayetlerin incelenmesi sonucunda Mekkeliler’in 26 Safer (9 Eylül 622) Perşembe günü Hz. Peygamber’e suikast kararı aldıkları, durumu öğrenen Resûl-i Ekrem’in o gece şehirden ayrılarak Sevr mağarasına gittiği, 27-29 Safer (10-12 Eylül 622) günlerini mağarada geçirdiği, 1 Rebîulevvel (13 Eylül 622) Pazartesi günü mağaradan yola çıktığı, 8 Rebîulevvel (20 Eylül 622) Pazartesi günü Kubâ’ye vardığı ve 12 Rebîulevvel (24 Eylül 622) Cuma günü Medine’ye girdiği anlaşılmaktadır.

      Benî Kaynuka' Gazvesi


      Hz. Peygamber Medine’ye hicret ettiği sırada şehrin yarıya yakın nüfusunu Benî Kaynuka‘, Benî Nadîr ve Benî Kurayza kabilelerine mensup yahudiler teşkil ediyordu.

      Yahudiler’in Arabistan yarımadasına veya daha özelde Medîne’ye ne zamandan itibaren yerleşmeye başladıkları konusunda kesin bilgi yoktur. Arap yarımadasındaki yahudilerin dışarıdan gelmiş olmayıp Yahudiliği kabul etmiş Araplar olduklarına dair görüşler de bulunmaktadır. Bununla birlikte genellikle yarımadaya dışarıdan geldikleri kabul edilmekte ancak ne zaman geldikleri konusunda farklı fikirler ileri sürülmektedir. Bazı rivâyetlere göre Babil kralı Buhtunnasr (m.ö. 605-562) tarafından Kudüs’ün işgal edilmesi ve Süleyman mabedinin yıkılmasından sonra (m.ö. 586) veya daha sonraki çeşitli saldırılarda Filistin’den çıkarılan Yahudiler Arabistan yarımadasının Hicâz, Vâdi’l-kurâ, Hayber, Teymâ, Yesrib ve Eyle gibi çeşitli bölgelerine dağılmışlardı. Bunlardan Yesrib’e gelenler başlangıçta şehrin kenar kısımlarına yerleşmişler, zamanla güçlenerek burada oturan Amâlika ve Cürhümlüler’i dışarı çıkarmışlar ve böylece şehrin hâkimiyetini ellerine geçirmişlerdir.

      Milâdî II. Yüzyılda Yemen’de Seylü’l-‘arim denilen sel felaketinin yaşanması üzerine bölgeyi terkeden Kahtânîler’in Ezd koluna mensup Hârise b. Sa‘lebe b. Amr Muzaykıya, kabilesiyle birlikte Yesrib’in çevresine yerleşmiş ve onun soyundan gelen Evs ve Hazrec kabileleri zamanla Yahudilere karşı üstünlük sağlayarak şehre hâkim olmuşlardı. Evs ve Hazrec’e karşı üstünlüklerini kaybeden Yahudiler, bu iki kabile arasında çıkan anlaşmazlıklarda bazısı Evs’ın bazısı da Hazrec’in yanında yer alarak varlıklarını sürdürmüşlerdir. Meselâ hicretten beş yıl önce (m. 617) meydana gelen Buâs harbinde (Yevmü Buâs) Benû Kurayza ve Benû Nadir yahudileri Evs’lilerle, Benû Kaynukâ da Hazrec’lilerle ittifak kurmuş ve savaş Hazreclilerin mağlubiyetiyle sonuçlanmıştır. Öte yandan Benî Kaynukâ ile diğer Yahudi kabileleri arasında çeşitli anlaşmazlıklar ve çatışmalar da yaşanmaktaydı.

      Siyasî alandaki durumun tersine Yahudi kabileleri ekonomik alanda Araplardan daha fazla söz sahibi idiler. Ziraat, ticaret, demircilik, silah yapımı, kumaş dokumacılığı ve kuyumculuk gibi meslekler Yahudilerin elinde idi. Benî Kaynukâ kuyumculuk, Benî Nadîr ziraat, Benî Kurayza da dericilik alanında meşhurdu. Yahudiler panayırlara katılarak zengin olmuşlar, faizle verdikleri borçlarını tahsil edemedikleri durumlarda borçlunun mülk ve arazilerine el koymuşlar ve bu sayede refah içinde yaşamaya başlamışlardı. Ayrıca falcılık ve kehânetle meşgul olup para kazananlar da vardı. Yahudiler Medine’de dinî eğitim ve öğretim yeri olan Beytülmidrâs’a da sahip idiler. Hz. Peygamber’in ve bazı sahabîlerin İslâm’ı tebliğ vs. sebeplerle buraya gittikleri bilinmektedir.

      Medîne’nin güneybatı tarafında oturan Benî Kaynukâ Medîne’de çok sayıda bulunan ve utum adı verilen kalelerde yaşamaktaydı. Benî Kaynukâ Medîne’deki yahudi kabîleleri içerisinde cesaret ve savaşçılığıyla meşhur olup geçimini ticaretle, silah imalatı ve özellikle kuyumculukla sağlamakta idiler. Bu sebeple tarım arazileri yoktu. Medîne’de Sûk-u Benî Kaynukâ adı verilen çarşıları bulunmakta, hem yahudiler hem müslümanlar bu çarşıdan alışveriş yapmakta idiler. Bu tür faaliyetleri sebebiyle Benî Kaynukâ diğer yahudi kabîlelerine nazaran daha zengin idi.

      Hz. Peygamber’in Medîne’ye hicretten sonra buradaki Arap ve Yahudi kabîleleriyle yaptığı, Medîne vesîkası/sözleşmesi denilen antlaşmaya Benî Kaynukâ yahudileri Hazrec kabîlesinin müttefiki olarak katılmışlardı. Bu antlaşmada Medîne’ye herhangi bir saldırı söz konusu olduğunda Yahudîler’in de savunmaya birlikte katılmaları, taraflardan birine yapılacak saldırının diğerine de yapılmış sayılarak ortak karşılık verilmesi, ayrıca Yahudiler’in Kureyş’le ve müslümanların diğer düşmanlarıyla herhangi bir ittifak içerisinde yer almamaları öngörülmüştü.

      Hz. Peygamber’in Medine’de yahudilere karşı takındığı tavır bazı olumlu sonuçlar vermiş, Benî Kaynukâ’ya mensup âlim şahsiyetlerden Abdullah b. Selâm ailesiyle birlikte müslüman olmuştur. Ancak Yahudiler, genel olarak yakın zamanda gelecek peygambere tâbi olacaklarını ve düşmanlarına üstünlük sağlayacaklarını söyleyerek Evs ve Hazrec mensuplarını tehdit ettikleri halde bekledikleri peygamber yahudilerden gelmediği için Resûl i Ekrem’in risâletini benimsemediler. Ayrıca müslümanları dinlerinden döndürmek için çeşitli faaliyetlere girişiyor, zaman zaman Kur’ân-ı Kerîm ve Hz. Peygamber’le alay ediyorlardı. Evs ve Hazrec kabileleri arasındaki eski düşmanlıkları hatırlatarak fitne uyandırmaya çalışıyor ve münafıklara cesaret veriyorlardı. Bir kısmı da İslâmiyet’e girdiklerini söyleyip münafıklar arasına katıldılar. Müslümanların Bedir Gazvesi’nde sayıca az olmalarına rağmen Mekke müşrikleri karşısında başarı elde etmeleri Yahudileri rahatsız etti. Onlar çeşitli davranışlarıyla bu memnuniyetsizliklerini açığa vurdular ve taşkınlık yapmaya başladılar. Bunun üzerine Hz. Peygamber bir gün Benî Kaynukâ çarşısında Yahudiler’i toplayarak onlara kendisinin beklenen hak peygamber olduğunu belirtti ve Kureyş'in başına gelenlerden de ders alarak müslüman olmalarını istedi. Buna karşılık Yahudiler Hz. Peygamber’e harp sanatından anlamayan Kureyş’e karşı kazandığı zaferden dolayı kendisini aldatmamasını, kendileriyle harbe girmesi halinde savaşın ne olduğunu ve kendilerinin ne kadar savaşçı olduklarını göreceğini ifade etmek suretiyle küstahça bir cevap verdiler. Kısa bir süre önce meydana gelen Bedir Gazvesi’ne dikkat çekilmek suretiyle inkâr edenlerin Allah’ın yardımıyla yakın bir zaman içerisinde mağlup edileceklerini belirten âyetlerin (Âl-i İmrân 3/12-13) Benî Kaynukâ’nın bu cevabına karşılık nâzil olduğu rivâyet edilmektedir.

      Bu gerginlik devam ederken Benî Kaynukâ çarşısında yaşanan bir olay bardağı taşıran son damla oldu. Alışveriş için Benî Kaynukâ çarşısına giden ensârdan bir müslümanın hanımı uğradığı kuyumcu dükkanında orada bulunan Yahudilerin tacizine maruz kaldı. Kadının etraftan yardım istemesi üzerine müslümanlardan biri yardıma koştu ve kendisini tutamayarak Benî Kaynukâ’lı yahudi kuyumcuyu öldürdü. Kendisi de orada bulunan Yahudiler tarafından öldürüldü. Aynı zamanda daha önce yapılmış olan anlaşmanın artık bir öneminin kalmadığını ve bozulduğunu gösteren bu durum Hz. Peygamber’le birlikte müslümanlara çok ağır geldi. Hz. Peygamber yahudi kabîleler içerisinde ahdini bozan ilk kabîle olan Benî Kaynukâ’nın her an bir ihanet içerisinde bulunabileceğinden endişe etmeye başladı. Bunun üzerine Hz. Peygamber’in, herhangi bir topluluğun anlaşmaya hiyanet edeceğinden korkması halinde, aynı şekilde karşılık vererek anlaşmayı bozabileceğini belirten âyet nâzil oldu (el-Enfâl 8/58).

      Hz. Peygamber hicretten 20 ay sonra Şevval ayının ortasından itibaren kendi yerine Ebû Lübâbe b. Abdülmünzir el-Ensârî’yi Medîne’de vekil bırakarak Benî Kaynukâ’nın bulunduğu mahalleyi kuşattı. Kendisi Zâtü’l-fudûl adı verilen zırhını giymiş, beyaz sancağı amcası Hamza b. Abdülmuttalib’e vermişti. Zilkade ayının başına kadar on beş gün devam eden kuşatma sırasında herhangi bir çatışma veya ok atma yaşanmamakla birlikte dışarı ile bağlantıları tamamen kesilerek kalelerinde mahsur kalan Benî Kaynukâ yahudileri teslim olmaya mecbur kaldılar ve serbest bırakılmaları isteğine olumsuz cevap veren Hz. Peygamber’in vereceği hükme razı oldular (Zilkâde 2/Nisan 624). Hz. Peygamber’in, esirlerden sayılarının 700 civarında olduğu nakledilen savaşçı erkeklerin öldürülmesine karar vermesi üzerine Hazrec kabîlesi reisi Abdullah b. Übey b. Selûl, Benî Kaynukâ’lıların Hazrec kabilesinin müttefiki olduklarını, kendisine geçmişte özellikle Buâs harbinde çok yararları dokunduğunu belirtti ve affedilmelerini istedi. Abdullah b. Übey’in münafıkların başı olduğunu bilmesine rağmen Rasûlullah onun kendisini rahatsız eden ısrarlı yalvarmaları karşısında öldürme kararından vazgeçti ve malları müslümanlara kalmak üzere Benî Kaynukâ yahudilerinin hepsinin Medîne’den sürgün edilmelerini emretti. Benî Kaynukâ’ya Medîne’den ayrılmaları için üç gün süre tanıyan Hz. Peygamber onların mallarını teslim almak için Muhammed b. Mesleme’yi, Medîne’den uzaklaşıncaya kadar kontrol edip düzen sağlamakla da Ubâde b. Sâmit’i görevlendirdi. Bu arada Benî Kaynukâ’nın isteği üzerine alacaklarını tahsil etmelerine müsaade edildi. Hz. Peygamber Benî Kaynukâ’ya her zaman için çeşitli işlerini görmek amacıyla Medîne’ye gelip üç gün kalabileceklerini de belirtti. Benî Kaynukâ yahudileri çok sayıda silah, silah yapımında ve kuyumculukta kullanılan malzeme bırakarak Ubâde b. Sâmit’in gözetiminde Medîne’den ayrıldılar. Vâdi’l-kurâ’da bir ay kadar kaldıktan sonra da Suriye taraflarına gidip Ezriât’a yerleştiler.

      Hz. Peygamber Benî Kaynukâ’dan ele geçirilen ganimetlerden üç adet kılıç, üç mızrak, iki zırh ve iki yay ile ganimetin beşte birini (humus) aldıktan sonra kalan beşte dörtlük kısmını müslümanlar arasında paylaştırdı. Ayrıca Muhammed b. Mesleme ve Sa‘d b. Muâz’a da birer zırh hediye etti. İslâm tarihinde humusun ilk defa ne zaman uygulandığı tartışılırken bu uygulamanın ilk defa Benî Kaynukâ gazvesinde ele geçirilen ganîmetlerin taksiminde yapıldığına dair görüşler bulunmakta, ancak daha önce gerçekleşen Abdullah b. Cahş seriyyesi ve Bedir Gazvesi ganimetlerinin taksimi ile ilgili rivâyetler de dikkate alınarak daha öncekilerde mevcut gelenek doğrultusunda humus uygulandığı, ilgili âyetin (el-Enfâl 8/41) nüzûlünden sonraki ilk humus uygulamasının ise Benî Kaynukâ’da olduğu belirtilmektedir.

      Münafıklar

      Rasûl-i Ekrem’in Medine’de karşılaştığı büyük problemlerden biri de nifak hareketiydi. İslâm’a ve Hz. Muhammed (sav)’in peygamberliğine inanmadıkları halde kendilerini mü’min gösteren bu iki yüzlü zümrenin başını Abdullah b. Übey b. Selûl çekmekteydi. Abdullah b. Übey Hazrecliler’in reisi olup Evs ve Hazrec kabileleri arasındaki savaşların sonunda Yesrib’in idaresi kendisine verilmek üzere mutabakata varılmışken Hz. Peygamber’in hicretiyle bu gelişme suya düşmüş ve bu sebeple hayatının sonuna kadar ona karşı düşmanlık beslemiştir.

      Rasûl-i Ekrem’in Medine’de karşılaştığı büyük problemlerden biri de nifak hareketiydi. İslâm’a ve Hz. Muhammed (sav)’in peygamberliğine inanmadıkları halde kendilerini mü’min gösteren bu iki yüzlü zümrenin başını Abdullah b. Übey b. Selûl çekmekteydi. Abdullah b. Übey Hazrecliler’in reisi olup Evs ve Hazrec kabileleri arasındaki savaşların sonunda Yesrib’in idaresi kendisine verilmek üzere mutabakata varılmışken Hz. Peygamber’in hicretiyle bu gelişme suya düşmüş ve bu sebeple hayatının sonuna kadar ona karşı düşmanlık beslemiştir. Şehirde yaşayan yahudiler ile Mekke’deki Kureyşli müşrikler de onun bu düşmanlığını tahrik ediyorlardı. Abdullah b. Übey’le birlikte diğer münafıklar, hemşehrilerine muhacirlere hiçbir şekilde destek olmamalarını tavsiye ederek onların şehirden ayrılmalarını sağlamak istiyorlardı. Münâfıklar Medine döneminde yaşanan birçok olayda her zaman fitneden yana olmuş ve müslümanların birliğini zedelemeye çalışmışlardır. Kur’ân-ı Kerîm’in altmış üçüncü sûresi olan Münâfıkûn sûresi bu zümre ve benzer özellikler taşıyanlar hakkında nâzil olmuştur.


      Bedir Savaşı Hakkında Bilgi




      Bedir Muharebesi veya Bedir Savaşı, Müslümanlarla Mekke'nin Kureyş'li müşrikleri ile yapılan Müslümanların ilk savaşı olarak kabul edilir.

      Müslümanlar açısından savaşın en önemli nedeni, Kureyşliler kendilerine işkence yapıp hicrete zorlamalarıydı. Ayrıca Mekkeliler, hicretten sonra Müslümanların geride bıraktıkları mallarını yağmalamışlardı.

      Mekkeli Kureyşliler açısından bakıldığındaysa, Medine'ye yerleşen Müslümanların, Mekkeli Kureyşliler kervanlarını takip etmeleri savaşın en önemli mazereti sayılır. Mekke'deki hemen her ailenin kervanlarda bir hissesi vardı. Bu da Mekkeli Kureyşliler arasında savaş için neden oluşturmaya yetmişti.

      Kur'an'da Bedir Savaşı'yla ilgili ayetler şöyledir:

      "Kendilerine savaş açılan Müslümanlara, zulme uğramaları sebebiyle cihad için izin verildi. Şüphe yok ki Allah'ın onlara yardım etmeye gücü yeter."(Hacc 13)

      "And olsun, siz son derece güçsüz iken Allah size Bedir'de yardım etmişti. O halde Allah'a karşı gelmekten sakının ki şükretmiş olasınız."(Al-i İmran 123)

      "Ey iman edenler! (Düşmana karşı) tedbirinizi alıp, küçük birlikler halinde, yahut topluca savaşa gidin."(Nisa 71)

      "Eğer siz (Uhud'da) bir yara aldıysanız, şüphesiz o topluluk da (Karşıtılar da Bedir'de) benzeri bir yara almıştı. İşte (iyi veya kötü) günleri insanlar arasında (böyle) döndürür dururuz. (Bazen bir topluma iyi ya da kötü günler gösteririz, bazen öbürüne.) Allah, sizden iman edenleri ayırt etmek, sizden şahitler edinmek için böyle yapar. Allah, zalimleri sevmez."(Al-i İmran 140)

      "Bildiğin gibi, Rabbin seni hak uğruna, öz yurdundan çıkarmıştı. Ve müminlerden bir grup tamamen isteksizdi. " (Enfâl 6) " O sırada Allah, iki gruptan birinin kesinlikle sizin olacağını vaat ediyordu. Ve siz, güçsüz ve silahsız olanın size düşmesini arzu ediyordunuz. Allah ise hakkı kendi kelimeleriyle tam bir biçimde ortaya koymayı ve küfre batmışların ardını-arkasını kesmeyi istiyordu." (Enfâl 7) "Diliyordu ki, kötülüğü temsil edenler istemese de hakkı ayan-beyan gözler önüne koysun, saçma ve tutarsız olanı hükümsüz kılsın." (Enfâl 8) "Hani siz, Rabbinizden yardım ve destek diliyordunuz; O, sizin dileğinize şöyle cevap vermişti: 'Hiç kuşkunuz olmasın, Ben size, meleklerden birbiri ardınca bin tanesiyle yardım ulaştıracağım.'" (Enfâl 9) "Allah bunu, sadece bir müjde olsun ve o sayede kalpleriniz huzur ve rahatlık bulsun diye yaptı. Yardım yalnız ve yalnız Allah katındandır. Hiç şüphesiz Allah Azîz'dir, Hakîm'dir" (Enfâl 10)

      "Baskı ve şiddet kalmayıncaya ve din tamamen Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer (küfürden) vazgeçerlerse şüphesiz ki Allah onların yaptıklarını hakkıyla görendir."(Enfâl 39)


      Kitap Gönderilmeyen Peygamberler

      Resul
      Resul kime denir
      Kitap Gönderilmeyen Peygamberler
      Kitap Gönderilmeyen Peygamberlere ne denir



      Yüce Allah(c.c) tarafından peygamber olarak görevlendirilen fakat kendilerine kitap gönderilmeyen peygamberler.
      Kendilerine kitap gönderilmeyen peygamberlere Resul denir..



      Hz. Âdem
      Hz. Sit
      Hz. Idris
      Hz. Nuh
      Hz. Hud
      Hz. Sâlih
      Hz. Ibrahim
      Hz. Lut
      Hz. Ismail
      Hz. Ishak
      Hz. Yakub
      Hz. Yusuf
      Hz. Eyyub
      Hz. Suayb
      Hz. Harun
      Hz. Ilyas
      Hz. Zülkifl
      Hz. Süleyman
      Hz. Yunus
      Hz. Zekeriyya
      Hz. Yahya


      Kur'an da ismi gecip de peygamber olup olmadiklari kesin olmayanlar:
      - Hz. Zülkarneyn
      - Hz. Hizir
      - Hz. Lokman
      - Hz. Uzeyr

      Rahman ve Rahîm anlamı
      Rahman ne demek
      Rahim ne demek


      Rahman ve Rahim Allah'ın güzel isimlerinden olup çok merhamet eden, esirgeyen ve bağışlayan demektir.

      Rabbimizin “Rahman” ismi Kur’anı Kerimde 57 defa tekrarlanmıştır. “Rahim” ismi ise 115 defa tekrarlanmıştır. Yalnız Tevbe suresinin 128 inci ayetindeki “Rahim” Peygamberimizin sıfatı olarak verilmiştir.

      “Rahman” ismi kullarından hiç birine verilmez.

      "Rahim" ise insanlara isim olarak verilebilir.

      "Rahman”: İyilere de, kötülere de rahmet eden. Yani yarattıklarının hepsine merhamet eden manasınadır.

      “Rahim”: ise ahirette yalnız mü’minlere merhamet edendir. “Allah mü’minlere karşı çok merhametlidir” buyurur. (Ahzap 43)


      ---------------------

      Allah’a İtaat Edene, Dünya Da İtaat Eder

      Allahu Zülcelâl bizi sakındırıyor

      Allahu Zülcelâl, ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Onların üstlerinde ateşten tabakalar, altlarında (ateşten) tabakalar vardır, işte Allah, kullarını bununla korkutuyor. Ey kullarım, yalnızca benden korkun.” (Zümer; 16)

      Bu ayet-i kerimede, her akıllı mümin için büyük işaretler vardır. Allahu Zülcelal’in cehennemi yaratmasının, kıyamet günündeki azabı yaratmasının sebebi hikmeti; nasıl bir insan başka bir kimseyi, gerektiğinde, kendisini tehlikeye atmaması için sopa ile korkutarak selamette kalması için uyarıyorsa Allahu Zülcelâl de cehennemi bize hatırlatarak, yalnızca kendisinden korkmamızı ve emirlerini yerine getirmemizi emrederek, selamete, kurtuluşa çağırmaktadır.

      Onun için “Kendinize bu selamet yolunu seçin, tehlikeye girmeyin, cennete doğru, bana doğru gelin” diye, ayeti kerimede bize kurtuluş yolunu göstermektedir.

      Ayrıca, Allahu Zülcelal’in bizlere: “Ey kullarım!” diye hitap etmesi de bizim için çok büyük bir şereftir.

      Hayırlı insan

      İnsan, Allahu Zülcelal’e karşı ne kadar samimi, halis ve salih olursa dünyada mümin arkadaşlarına da o nispette hayırlı olur.

      Bu dünyada bir kimse için “Bu kimse salihtir, ahiret gününde kendisini kurtaracaktır” denilmesi, kişinin ameline göredir. Eğer insanlar o kimseden daima hayır umut ederler ve onun şerrinden emin olurlarsa, “bu bana hiç zarar vermez, bütün malım yanında olsa bile ben olmadığım takdirde, elini uzatmaz; namusum yanında olsa bile ona dokunmaz” diye onun şerrinden emin olurlarsa bu kimse, dünyadaki en hayırlı insandır.

      Fakat bunun yanında bir kimseden de hiç hayır umut edilmez ve şerrinden emin olunmazsa o kimse de kötü kimsedir.

      Buradan anlaşıldığına göre, insanlar, daha ahirete gitmeden, insanların meşgul oldukları işlere ve yaptıkları amellere bakarak, “Hayırlı ve salih bir kimse midir, yoksa hayırsız ve şerli bir kimse midir?” diye birbirlerini tanıyabilirler.

      Allah’ın rızasına meraklı olalım

      Allahu Zülcelal’in kitabını ve Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin hadisi şeriflerini bilmek lazımdır. Bunlar insan için ilaçtır, tedavidir. Nasıl ki eczaneden aldığımız ilaçlar, vücudumuzdaki hastalığı tedavi ediyorsa Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin hadisi şerifleri de aynen bir hap, şurup, iğne gibi bizi tedavi etmektedir. Yalnız, bunları iyi anlamamız ve sonra hayatımıza tatbik etmemiz lazımdır.


      İnsan, nasıl dünyevi gayelerinin sıkıntısını çekiyor, herhangi bir şeyi yapamadığı vakit mahzun oluyor ise ahireti mevzusunda da meraklı olması ve günah işlediği zaman öyle mahzun olması lazımdır.

      Peki, ahirete meraklı olmanın manası nedir? İnsanın Allahu Zülcelal’in rızasına meraklı olması, salih ameller yapmak için gayret göstermesi ve Allah’ın rızasını kazanmak için bir an dahi vaktini boşa harcamamasıdır.

      Böyle olduğu zaman, Allahu Zülcelâl, kulunun kalbine bakarak: “Benim kulum, rızam için, benim isteğim için meraklıdır. Bunu yerine getiremediği zaman, mahzun oluyor” diyecektir ki, bu hal, Allahu Zülcelal’in çok hoşuna gitmektedir.

      İnsan, daima Allahu Zülcelal’in rızası için gayretli olmalıdır. O’nun rızasının bulunmadığı bir işi yaptığı zaman, mahzun olmalı, üzülmelidir. Allahu Zülcelal’in istediği şeyleri, insanın kalbi de istemelidir. Aynı şekilde istemediği şeyleri de istememeli ve sakınmaya gayret etmelidir.

      O zaman “La ilahe illallah” dediği zaman, bu kelime-i tevhid, sahibini Allahu Zülcelal’in azabından muhafaza edeceği gibi rızasına da vesile olacaktır. Bunun aksine davranmak, “benim dünyam iyidir, ahiret ne olursa olsun” deyip Allah’ın rızasını önemsememek, insan için çok zararlıdır.

      Allaha itaat edene, dünya hizmetçidir

      Şah-ı Kiram isminde bir padişah şöyle anlatmıştır: “Bir gün sahraya çıktım. Baktım ki bir zat, aslanın üzerine binmiş, etrafında da bir sürü aslan olduğu halde yürüyor. Etrafında bulunan aslanlar beni görünce, bana saldırdılar. O zat, bana saldıran aslanlara seslenince, hepsi olduğu yerde durdular. Bunun üzerine, ben o zata yaklaşarak:

      — Bu hale ne ile ulaştın? Diye sordum. Baktım bir kadını çağırdı. Kadın elinde bir bardak şerbetle geldi. Şerbetten biraz o zat içti, biraz da ben içtim. Şerbet öyle lezzetliydi ki dünyada öyle lezzetli bir şerbet görmedim. Ona dedim ki:
      — Bu tenha sahrada bu ne acayip haldir? Bu hali nasıl kazandın? Bana dedi ki:

      — Allah, dünyayı yarattığı zaman, ona şöyle emir verdi: “Bana hizmet edene, itaat eden kimselere köle olacaksın. Onlara hizmet edeceksin.” İşte o kadın, dünya idi. Ben ne zaman istersem, o kadın bana şerbet getirir. “Kim de bana itaat etmez, hizmetimde bulunmaz da seni severse sen de onu kendine köle et, hizmetçi et” diye emretmiştir. İşte, ben de dünyaya hiç bakmıyorum, onu arkama attım. Daima Allah’ın (din) hizmetinde bulunduğumdan dolayı, dünyayı bana hizmetçi yaptı.

      Bu olay, o padişaha öyle bir nasihat oldu, Allahu Zülcelal’e öyle bir yöneldi ki, hemen hemen o zat gibi büyük bir evliya oldu.

      İşte, bu anlatılanların hepsi bize birer ibrettir. İnsana yarayan, yalnız Allahu Zülcelal’dir. O’ndan başka hiçbir şeyden bize fayda yoktur.

      Çeşme duvarında yazan nasihat


      Anlatıldığına göre, bir gün bir padişah bir çeşmenin başına geldiğinde, çeşmenin duvarında şöyle yazdığını görmüş: “Nice insanlar bu çeşmenin başına geldiler, istirahat ettiler, su içtiler. Şimdi ise kabirde toprağın altında gözlerini yummuşlar, toprak olmuşlardır. Süleyman aleyhisselamın tahtını, rüzgâr o ne tarafa isterse o tarafa uçuruyordu. Peki, sonu ne oldu?..”

      Hakikaten de çeşmenin duvarında yazılanlar çok doğrudur. O yazıyı yazan kişi niçin yazmıştı? Tabiî ki insanların uyanması için... Çünkü insan, bu gibi yazıları görüp okuduğu vakit, düşünüp gerçeği görebilir.

      İnsan, daima karşılaşacağı hakikatleri tefekkür etmeli ve ona göre davranmalıdır.

      Her şey, ancak Allahu Zülcelal’in dilemesiyledir. Her insan kendi kendine: “.. Ve ben öldüm. İşte, kabre götürdüler. Kabirden sonra haşir meydanına gideceğim. Haşir meydanında halim ne olacak? Mizanda, sırat köprüsünde halim ne olacak!” diye rabıta yapmalı; düşünmeli ve daima o hali gözümüzün önünden ayırmamaya çalışmalıdır.

      Allahu Zülcelâl, kendi fazlı ve keremi ile bizlere muamele etsin ve hepimize, razı olacağı şekilde salih amel nasip etsin. (Âmin)

      ----------------------
      insanlar-uykudadir-olunce-uyanirlar


      Kâfir küfür (inkâr) halinde yaşayan demektir. ‪#‎Allah‬ adıyla işaret edilenin özellikleriyle yaşayan beden ötesi ölümmsüz varlık olduğunu inkâr!

      ‪#‎Din‬, insana, içinde yaşadığı sistemi ve hakikatı, orijini olan Allah'ı hatırlatmak için bildirilmiş olup, ötesinde ‪#‎tanrı‬ aramaması içindir!

      Kendini toprak olacak beden kabullenip, beynindeki muhteşem kapasiteden mahrum yaşamanın sonuçları sürekli yanma halinde açığa çıkar.

      Kendini Tanı

      "İnsanlar Uykudadır, Ölünce Uyanırlar!

      Hz. Rasûlullâh (aleyhisselâm) onu da şöyle açıklıyor:

      “İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar!”

      Şimdi lütfen bu cümleye iyi dikkat edin...

      Bu cümlede sınırlama, istisna yok!..

      Bir cümleyi okuduğumuz ya da duyduğumuz zaman, önce kafamızdan şunu geçireceğiz... Bu cümle bir sınırlama getirmiş mi, getirmemiş mi?..

      “İnsanlar uykudadır...” diyor!..

      Beyazlar, zenciler, Araplar, Türkler gibi ırk ayırımı yapmıyor. Nerede, hangi ortamda, ne yaşamda, ne millette, ne kavimde olursa olsun, bütün insanlar uykudadır!.. Ancak, uyanma hükmünü neye bağlıyor?..

      Rasûlullâh (aleyhisselâm)’ın açıklamasının devamı da şöyle:

      “...ölünce uyanırlar”!..

      Ayrıca bu konuyla ilgili şu açıklaması da var...

      “Ölmeden evvel ölünüz”, ki uykudan uyanmış olasınız.

      İki türlü ölüm var:

      Birincisi, fiziki ölüm!.. Yani, senin iraden dışı olarak, beyin faaliyetinin durması sonucu, beden ve bu bedene bağlı olan her şeyin üzerindeki tasarrufunun kesilmesi...

      Ölüm nedir?

      Ölüm, tadılacak bir olaydır!

      “Küllü nefsin zâlikatül mevt...”

      “Her bilinç, ölümü (biyolojik bedensiz yaşamayı) tadacaktır!” (3.Âl-u İmran: 185) diyor Kur’ân...

      Yani, “nefs”in “ölmesi” diye bir şey yoktur!.. “Nefs”in “ölümü tatması” olayı var!..

      Senin o nefsim dediğin yapının, ölüp yok olması diye bir şey kesinlikle söz konusu değil!.. Dolayısıyla, bu “nefs” ölmüyor; ölüm denen olayı yaşayarak, tadarak yeni bir boyuta geçiyor!..

      Beden ise kullanılmaz hâle gelerek çözülüyor!..

      Beden kullanım dışı kaldığı zaman, bedendeyken sahip olduğun huylar da ortadan kalkıyor mu?

      Hayır!..

      Bilinç yani şuur, biyolojik bedendeyken hangi huyları ve değer yargılarını benimsedi ise onlarla yaşamına devam ediyor... Biyolojik bedeni olmasa da!.. Mikrodalga bedeni ve beyniyle!..

      İşte, “nefs” yani bilinç, biyolojik bedenli yaşamında bunları benimsediği; ve ölümle boyut değiştirerek bunlardan kurtulamayacağı için; “ölmeden evvel ölmek” çaresini getiriyor Hz. Muhammed (aleyhisselâm)!..

      Zira, normal ölümle ölürse kişi; o hâlinin sonuçlarını yaşamaktan başka yapabileceği bir şey yok ölüm sonrasında!..

      “Uyku” nedir?..

      “Uyku”; kişinin bilinçli olarak yaşamını yönlendirememesi hâlidir!..

      Bilinçli davranışlar ortaya koyamaması hâlidir. Çevresini, bilincini ve ilmini dilediği gibi değerlendirememe hâlidir uyku!..

      Eğer dünyada yaşarken “NEFS”ini tanıyamamışsan; bilincinin gerçek boyutunun değerlerini elde edememişsen; uyku hâli, kıyamete kadar sürer...

      Kıyametten sonra da ebede kadar, sonsuza kadar uyku hâli, gaflet hâli, yani hakikati kavrayamama hâli devam eder!..

      Sonuç, kişideki kendini şu birim olarak görme, hissetme hâli; onun uykuda oluşunun açık ispatıdır!..

      Bu hâldeyken boyut değiştirirse kişi, ölümden sonra kıyamete kadar; ve daha sonraki sonsuz yaşamda dahi kişi, kendini bir birim olarak hissetme hâli olan uykulu yaşamına devam edecektir. Yani, “Hakikat”i bilemeden, hissedemeden, yaşayamadan, yaşamını sürdürecek...

      “Ölmeden evvel ölünüz!..”

      “Biyolojik bedenden ayrılmadan önce, algılama yetersizliğinden oluşan varsayım benliğinizin olmadığını idrak suretiyle boyut değiştiriniz”!..

      Niye?..

      Mikrodalga-holografik dalga beynin ancak dünyadaki çalışan beyninin kapasitesine sahiptir!..

      Çünkü, “ölmeden önce ölmek” hâlini yaşayamadığın takdirde, biyolojik bedenden holografik dalga bedene geçişle problem çözülmez!.. Bu geçiş, senin “nefs”ini yani hakikatini tanımana yeterli olmaz!.. Hatta, bunun artık gerçekleşmesi olanaksız olarak sâbitler yapını!..

      Çünkü, mikrodalga-holografik dalga beynin ancak dünyadaki çalışan beyninin kapasitesine sahiptir!..

      Doğal şartlardaki yaşamınla ilgili olarak ne dedik?..

      Bu dünyada neye bağlanmışsan, neyinin terki sana zor geliyorsa; bu, senin kendini, beden, huylar, şartlanmalar toplamı olarak kabul etmendendir!.. Bunun, kesin olarak başka bir izahı yok...

      Neden kopamıyorsan, neye bağlıysan; senin kafanı ne meşgûl ediyorsa, neyi kaybetmenin ıstırabını çekiyorsan, bu çektiğin ıstırap, senin açık seçik, vehmi kişiliği yaşama hâlinin tabii neticesidir. Zaten o çektiğin ıstırap, kâbus hükmündedir...

      Nasıl ki uykunda bazı zamanlar kâbus görürsün; kurtulmak istersin kurtulamazsın!..

      Düşün ki hayatın boyunca bağlanıp kaydından kurtulamadığın şeyden kopma gerçeğiyle yüz yüze geldiğin anda nasıl bunalırsın!.. Sanki boğazını sıkarlar da nefes alamazsın, boğulacak gibi olursun!.. Öylesine bir ıstırap çekmeye başlarsın...

      Düşün ki, bütün hayatını ona tapınmakla geçirmişsin!.. İlâhın o olmuş!.. Şimdi ise onu yitirmek durumundasın!.. Aklın bunu tasdik ediyor, fakat hâlin de ondan kopmanın çekişmesini veriyor...

      Can çekişme anındaki hâli düşünün; hani içinden çalı süpürgesi çekilir gibi diye tarif edilir ya, işte o an!..

      Hayatını o şeye adamışsın, varlığını ona adamışsın; ve bir anda bakıyorsun, o senin terk edemediğin şey, seni terk etmeye başlıyor!.. Çalı süpürgesinin içini parçaladığı gibi, o parçalanışı duyacaksın, hissedeceksin.

      Ve sende böylesine bir bağımlılık oluşmuşsa, böylesine bir kendini kaptırma yerleşmişse o şeye karşı; şimdi de ondan kopmanın, ayrı düşmenin ıstırabını duyacaksın!.. İşte bu, kâbus hükmü oluyor!..

      Bu kopuşlar gerçekleşmediği sürece, senin kendini tanıma noktasına gelmene imkân yok!..

      İşin bilgi yanını konuşmuyorum, yaşam yanından söz ediyorum...

      Çünkü, ne olursa olsun bilgi, insanı arındırmaz!..

      Bilgi, insanı paklaştırmaz!..

      Bilgi, insanı saflaştırmaz!..

      Bilgi, gereği uygulanmak içindir!..

      Öz’ündeki, “sır”rındaki hakikati, Kurân’ı anlayabilmen için ancak ve ancak, temizlenmiş, arınmış olman şart!.. Çünkü:

      Ona (Bilgiye), (şirk pisliğinden - hayvaniyetinden) arınıp, tâhir olanlardan başkası dokunamaz! (56.Vâkı'a: 79)

      Diyor... Neden arınacaksın?..

      Gerçekleri görmene ve değerlendirmene engel olan tüm şartlanmalarından, huylarından, bağımlılıklarından, dünyaya ait seni kendine esir eden tüm ilgilerinden arınacaksın!..

      Bütün bunlar, kendini varsayım kişilik olarak hissetmene sebep olan şeyler...

      Zaten kendini kişi olarak hissetmesen, onlar senin için hiçbir şey ifade etmeyecektir!.. Seni zorlamayacak, seni üzmeyecek, seni sıkmayacak, seni bunaltmayacak, kafanı bir an bile meşgûl etmeyecek...

      Hangi olay, hangi konu, hangi problem senin kafanı meşgûl ediyorsa, o meşgûl eden şey kadar sen bu kişisin!..

      Oysa sen, bu kişi değilsin!.. Sen, bu beden, çevrenin gördüğü gibi hitap ettiği kişi değilsin!..

      Nesin?..

      İşte seni, ne olduğuna yöneltmek isteyen âyetlere geliyor sıra...

      Diyor ki:

      “‘HÛ’dur, Evvel, Âhir, Zâhir, Bâtın!..” (57.Hadiyd: 3)

      Geçmiş veya gelecek... Sınırsız geçmiş veya sınırsız gelecek... Zâhir ve Bâtın O’dur!..

      “Zâhir” dediğimiz şey nedir?..

      Bu gözümüzle gördüğümüz her şey, “zâhir” kelimesi kapsamına girer... “Bâtın” dediğimiz şey de, bu göz ve kulakla, beş duyuyla algılayamadığımız her şey...

      Bunların, sana göre tümü, “O”dur!.. Yani, bunların hepsi de -ki bu çokluk kavramı sana göredir- “O” dediğin varlıktır!..

      Yani, “HÛ”!..

      “HÛ” kelimesinin mânâsı bir anlamıyla “O” demektir!.. Bir diğer anlamıyla da “Zât’ın hüviyetine” işaret eder ki, o mânânın tafsiline bu kitapta girmeyeceğiz[1]...

      Sen, bu beş duyu aracın dolayısıyla, o bütünün arasına giriyorsun; araya girişin itibarıyla da, senin önün ve arkan, ön yüzün ve arka yüzün diye bir olay ortaya çıkıyor!..

      Gerçekte TEK bir sonsuz sınırsız mutlak var, ki “O”nun için, “O”na GÖRE, “Zâhir”, “Bâtın”, “Evvel”, “Âhir” gibi kavramlar söz konusu değil!.. Bunlar bize GÖRE tarifler, tanımlamalar!.. Anlayış sınırlarımızı genişletmek için verilmiş izahlar...

      Sen, algılama kapasitendeki sınırlılığın getirdiği varsayımınla, TEK’i bölüyorsun!.. Zâhir ve Bâtın çıkıyor ortaya!..

      Artık sen oradan, o aradan çık, sıyrıl!..

      O zaman “Tek bir Bütün”ün var olduğunu fark edersin!..

      Yani, ikilik “sen”den, senin kendi varlık zannından doğuyor!.. Aslında ikilik yok, dış yapı böylesine bir bütün...

      Peki... Bu bütünün arasına “Ben giriyorum, ben varım” diyorsun. Hayır!.. Sen yoksun, diyor. Neyle ifade ediyor bunu?..

      “Attığında, sen atmadın, atan ALLÂH’tı!..” (8.Enfâl: 17)

      Bedir savaşında Rasûlullâh (aleyhisselâm) düşmana ok atıyor. Ok atma olayı ile ilgili olarak da bir gerçeği ifşa etmiş oluyor.

      Oku, göze göre, zâhire göre kim attı?.. Rasûlullâh (aleyhisselâm) attı!..

      Ama, âyet diyor ki; “Attığında, sen atmadın, atan ALLÂH’tı!..”

      O TEKLİĞİN içinde senin bir ayrıcalığın, ayrıca bağımsız bir varlığın yok ki, sen atmış olasın!..

      Mâdemki “O” bir bütün, tümel TEK varlık; bu tümel varlığın içinde “sen”in ayrıca bir varlığın yok!..

      Yoksa, sen, nasıl olur da “ben attım” dersin?..

      Veya, ha “ben attım” demişsin, ha “sen attın” demişsin!.. Ben attım sözüyle, sen attın sözü aynı düzeydedir!.. Fark yapmaz ki!.. Sen attın, ben attım veya o attı!..

      Bunların tümünün üstüne bir çapraz çiziyor...

      Hayır!.. “Allâh attı!” diyor...

      Sen ne zaman ki bir olayda, “falanca yaptı veya filanca yaptı” dedin. Yani, araya bir kişi soktun. Ahmed de, Hulûsi de, Cemile, Mazhar de; velhâsılı kelâm ne dersen de, araya kişi soktun!.. İşte bu anda âyetin bu hükmünü farkında olmadan inkâr ettin!..

      “Attığında, sen atmadın, atan ALLÂH’tı!..” (8.Enfâl: 17) diyor.

      Peki bu gördüğümüz varlık ne?..

      Ona geliyoruz şimdi:

      Biz, semâları ve arzı ve ikisi arasındakileri Hak olarak yarattık! Kesinlikle o Saat (ölüm) gelecektir... O hâlde, hoşgörü ve Hakkanî görüş ile davran. (15.Hicr: 85)

      Yerler, gökler ve ikisi arasındaki her şey, Hakk’ın dışında bir şey değildir!..

      Sen, Hakk’ın varlığıyla meydana gelmiş olanlara, algılama araçlarının sana verdiği verilere dayanarak değişik isimler taktın... Yer dedin, gök dedin, insan, hayvan dedin vs..

      Hâlbuki bu varlık, gerçeğiyle Tek bir varlık; Tek bir yapı hâlindeki varlık!..

      Ama bu beş duyu ile mevcut yapıya bakarsan, pek çok varlık var sanki!..

      Öte yandan basîretinle bakarsan, Tek bir varlık!..

      Ancak basîretinle bakabilir misin?..

      Şimdi ona geleceğiz...

      Dikkat et; sana varlık âleminde mevcut olan her şeyin, gerçekte Tek varlık olduğunu, Hak söylüyor!..

      Sonra, seni tekrar ikaz ediyor O yüce Kur’ân!..

      Kur’ân-ı Kerîm, eğer okuduğunu anlayabiliyorsan, diyor ki:

      Nefslerinizde (Benliğinizin hakikati)! Hâlâ (fark etmiyor) görmüyor musunuz? (51.Zâriyat: 21)

      Buraya iyi dikkat et; âyetteki ifadeye bak!..

      “NEFSLERİNİZDE” diyor... Hani ölümü tadacak “nefs”in var ya... Aslında, o ne olduğunu bilemediğin, “nefs”in var ya!.. İşte onun için diyor bunu!..

      Senin şu anda “nefs” diye bildiğin, bedenin, şartlanmaların ve huylarının toplamıdır!.. Oysa böyle değil!.. Ne olduğunu bilmiyorsun, gerçeği itibarıyla “nefs”inin!..

      Sadece inanıyorsun, bir “nefs”inin var olduğuna!..

      İşte O, “nefslerinizde mevcut” diyor!..

      “Nefslerinizde mevcut” derken; bak, dikkat et!..

      Bir “nefs”in var da, o “nefs”inde “O” da mevcut, değil!..

      “O”ndan başka bir şey yok dedik, daha önce!.. Yani senin, “nefs”im dediğin şey, “O”!.. Bir “nefs”in var, bir de “O” var, değil!..

      Allâh’ın vechini “basîretle” görmek mümkündür!.. Bu “basîretin” diğer bir adı da “İlim”dir.

      Ama sen, “nefs”im dediğin şeyin ne olduğunu bilmekten mahrumsun!.. “NEFS” kelimesini kullanıyorsun, ama gerçek anlamını bilmiyorsun!..

      Oysa ne diyor?.. “Nefslerinizde (Benliğinizin hakikati)! Hâlâ (fark etmiyor) görmüyor musunuz?”

      Tâbire bak!..

      “Hâlâ görmüyor musunuz?..” diyor.

      Madde, göz ile görülür!.. Ama burada işaret edilen madde değil, “nefs”!..

      “Nefs” gözle görülür mü?..

      Demek ki görmekten murat, göz görmesi değil!..

      “İdrakinle, kavrayışınla onun öyle olduğunu hissedemiyor musun!” anlamında kullanılıyor görme kelimesi burada... Fizik bir maddeyi değil...

      İdrakinle, basîretinle bunun böyle olduğunu göremiyor musun; algılayamıyor musun, hissedemiyor musun, fark edemiyor musun?.. anlamında...

      Ve gerçekte var olanı, bu defa bir başka yerde, aşikâre çıkartıyor... Ne diyor?.

      “Ne yana dönersen Vechullâh karşındadır (Allâh Esmâ’sının açığa çıkışıyla karşı karşıyasın)!..” (2.Bakara: 115)

      Bu âyet, Musa (aleyhisselâm) ümmetiyle, Hz. Muhammed (aleyhisselâm) ümmeti arasındaki farkı da gösterir.

      Kur’ân-ı Kerîm’deki, Hz. Musa (aleyhisselâm)’ın mertebesi ile Hz. Muhammed (aleyhisselâm)’ın mertebesi arasındaki farkı; Hz. Musa ümmetinin eriştiği nokta ile Hz. Muhammed ümmetinin eriştiği nokta arasındaki mertebe farkını gösterir.

      Tabii, “Ümmet” kelimesiyle sıradan bir vatandaşı söylemiyorum... Yani Hz. Muhammed (aleyhisselâm)’ın getirdiği kemâlâtı almış bir kişinin durumundan söz ediyorum.

      Kur’ân-ı Kerîm’de (7.A’raf: 143) ne diyor Hz. Musa (aleyhisselâm) Rabbine hitapla...

      “Rabbim, göster kendini, bakayım sana!”...

      Diyor, Hz. Musa, Tur dağına çıktığı zaman!..

      Hz. Musa’ya gelen hitap ise şöyle:

      “Len teraniy...”

      “Beni, asla göremezsin!..”

      Senin beni görmen mümkün değil...

      Bu “görme”den murat elbette fizik görme değil!.. Biraz evvel konuştuk.

      Hâlbuki Hz. Muhammed (aleyhisselâm)’ın bildirdiği hükümler, âyetler, tamamıyla “görmek” üzerine kurulmuş!..

      Âdeta, “görememek” kınanıyor!..

      “...Hâlâ görmüyor musunuz?” (51.Zâriyat: 21) diyor.

      “Ne yana dönersen Vechullâh karşındadır!” diyor.

      “Fe eynemâ tüvellû fesemme VECHULLÂH”... (2.Bakara: 115)

      Ama burada dikkat edilecek çok önemli nokta var...

      “Allâh’ın yüzünü” görürsünüz, diyor... “Allâh’ın yüzlerini” görürsünüz, demiyor. “Yüzünü” diyor!..

      Evet, şimdi biz, bu gözle baktığımız zaman ne görüyoruz?.. Çiğdem’i, Cihan’ı, Keriman’ı görüyoruz!.. Gözlerimiz bunları görüyor!.. Yani ayrı ayrı yüzler görüyoruz!.. İsimleri ve de resimleri kaldırın!..

      İşte o zaman, bu gördüğünüz yüzleri değil; sûretlerin ardındaki kaynak olan Tek bir yüzü görürsün, diyor âyeti kerîme...

      Biraz evvel bahsetmedik mi?..

      Basîretinle baktığın zaman; Varlık Tek bir bütündür; ve bu tek bir varlık olanı basîretinle gördüğün zaman, ALLÂH’ı görmüş olursun!..

      Esmâsı yönünden, Allâh’ın vechini görmüş olursun!..

      Demek ki, Allâh’ın vechini “basîretle” görmek mümkündür!..

      Bu “basîretin” diğer bir adı da “İlim”dir. Ama burada “ilim” tâbirini kullanmıyoruz. Çünkü “ilim” dediğimiz zaman, herkesin aklına fizik, kimya ilminden çerçöp yapma ilmine kadar çeşitli şeyler geliyor!.. Zira biz her şey için ilim tâbirini kullanmışız. Oysa hakiki mânâda ilim, bunlar değildir!..

      Din ıstılahında ve burada geçen “ilim”; Allâh’ı bilme, yaşama, görme, idrak etme ilmidir. Bu da basîret denilen özellikle olur.

      İşte Hz. Musa (aleyhisselâm) ümmetinin en ileri gelenlerine dahi “Göremezsiniz” hükmü gelirken; Hz. Muhammed (aleyhisselâm)’ın, Kur’ân-ı Kerîm yolu ile kendisinden sonra gelmiş bütün insanlara vermek istediği şey, kendisinin görmüş olduğu “Allâh’ın vechi”nin görülebileceği gerçeğidir!..

      Musa (aleyhisselâm)’ın vârisi olanlar -ki bugün de Musa’nın vârisleri vardır- kendilerinde “tenzih” görüşü ağır basan velîlerdir!..

      Eğer bugün bir velî; “Allâh görülmez, Allâh’ın vechini görmek mümkün değildir, ben bu kişiyim, Allâh ötelerdedir”; diyorsa, o Musa ümmetindendir; yani o anlayışı paylaşanlardandır; adı, Ahmet, Hasan, Hüseyin de olsa... Kelimeyi, ismi, tarifi kaldırın, esas mânâyı fark edin!

      Hz. Muhammed (aleyhisselâm)’ın vârisi, Allâh’ı göstermeyi meslek edinir; görme istidadı olanlara!..

      Çünkü kendisine o ilmi ve hâli miras bırakan, zaten o iş için vardı; ve esas görevi olarak onu yerine getiriyordu!.. Zaten kendisine bıraktığı miras da oydu!.. Sen ev sahibiysen, oğluna ev bırakırsın!.. Evlattaki miras, babanın servetinin aynasıdır!..

      Hz. Musa (aleyhisselâm)’ın zamanımızdaki vârisleri, çevresindekileri, “göremezsiniz” hükmünden yetiştirir!..

      Hz. Muhammed (aleyhisselâm)’ın vârisleri de “Hâlâ göremiyor musunuz?” diyerek, “görmek” esası üzere yetiştirir!..

      Ancak ne var ki, bunlar hep ehli tarafından bilinen hususlardır!..

      Eğer ehli isen, kişinin hâline, fiiline baktığın zaman, kimin, neyin vârisi olduğunu, nereden feyz aldığını, ilminin hangi mertebeden kaynaklandığını bilirsin!

      Her velî, bir Nebi’nin feyz aldığı ağırlıklı isimden, getirdiği hakikatten feyz alır!.. Kimi Âdem’den, kimi Nuh’dan, kimi İbrahim’den, kimi Musa’dan, kimi de İsa’dan alır; selâm olsun hepsine!.. İlimleri ve hâlleri, farklı farklıdır.

      Allâh, semâların ve arzın nûrudur (NÛR, ilimdir - candır - datadır; semâlar ve arzın hakikati ilimden {DATA} ibarettir)! O’nun nûrunun (ilminin varlığı ve açığa çıkışı) misali şuna benzer: İçinde lamba (bilinç) bulunan bir kandil (beyin) gibidir... O lamba da bir sırça (şuur) kapsamındadır! O sırça (şuur) sanki inciden bir yıldız (yaradılış amacına göre işlevlenmiş Esmâ bileşimi) gibidir ki, doğu ve batıya (mekân ve zamana) ait olmayan mübarek bir ağaçtan (insanî hakikatin), yani zeytinden (TEK’lik şuuruna sahip olması) tutuşturulur! O ağacın yağı (şuurdaki hakikat müşahedesi) neredeyse kendisine bir nâr (arınma çalışmaları) dokunmasa da ışık saçar! Nûr’un alâ nûr’dur (Esmâ ilminin birimsel ilim sûretinde açığa çıkışı)... Allâh (insanın hakikati olan Esmâ mertebesi) dilediği kimseyi kendi nûruna (kendi hakikati ilmine) erdirir! Allâh insanlar için misaller veriyor... Allâh her şeyi (Esmâ özellikleriyle, o şey olduğu için) Bilen’dir. (24.Nûr: 35)

      Yani; dilediğine, Allâh nûru ile hidâyet eder, dilediği yerde kendisini ona tanıtır.

      O, semâları ve arzı altı süreçte yaratan, sonra da arşa istiva edendir! Arza gireni ve ondan çıkanı; semâdan inzâl olanı ve onun içinde urûc edeni bilir... Nerede olursanız O sizinle (hakikatinizin Esmâ ül Hüsnâ’sıyla varolması sonucu) beraberdir! (Mâiyet sırrına işaret). Allâh yaptıklarınızı (yaratan olarak) Basıyr’dir. (57.Hadiyd: 4)

      Düşünün... Yatakta, odada, fabrikada, şurada-burada, aklına gelen her yerde, nerede olursan ol, “nefs”inin bir an olsun senden ayrılması var mı?.. Yok... Tümüyle örtülü olmasına rağmen, o nefs sende, seninle mevcut!..

      “...Bilincin bu aşamada, yaptıklarının sonucunun ne olduğunu görmeye yeterlidir.” (17.İsra’: 14) diyor, âyette...

      Kendi “nefs”inize hesap vereceksiniz!..

      Zaten sen o “nefs” dediğin yapıya, yani “vicdan”ına hesap vermekle Allâh’a hesap vermiş olacaksın!..

      Ne var ki senin “nefs” kelimesinden anladığın, başka bir şey olduğu için, meselenin gerçeğinden sapmış, uzaklaşmışsın!..

      İşte bu noktaya gelirsen, eğer bu gerçekler açılırsa, bu keşifler oluşup, basîretindeki bu perdeler kalkarsa, o zaman:

      “... ‘Allâh’ de, sonra bırak onları daldıklarında oynayıp dursunlar!” (6.En’am: 91)

      Âyetinin sırrına erersin!..

      Yani, “Allâh de sonra bırak...” derken, hiçbir şey yapma, boş dur, değil burada anlatılmak istenen!..

      Varlıkta her an O’nu seyretmeye başla!.. Artık, isimlerle, kişilerle uğraşma!.. Ahmet yaptı, Hasan yaptı, kızım, oğlum yaptı gibi vesaireyi bırak!.. Allâh de, seyre başla...

      Artık, yorumu, yargılamayı bırak!.. Çünkü yorumuna kaynak olan şartlanmalarının oluşturduğu değer yargıları, hep sendeki kişilik özelliklerindendir!.. Ya huylarına göre, ya şartlanmalarına göre, ya da âdetlere göre hüküm vereceksin; başka türlü değil!.. Ama bütün bu hâllerden kurtulup, “Allâh’ın vechi”ni görmek istiyorsan, “Allâh de, ötesini bırak”!..

      Ve sana açıklık getiriyor bu konuda da âyet:

      “...Muhakkak ki Allâh dilediğini yapar.” (22.Hac: 18)

      Kim?..

      Allâh, dilediğini yapar!..

      Nerede, dilediğini yapar?..

      Yukarıda, ötende oturup da mı dilediğini yapıyor?..

      Hayır!..

      Bak, dikkat etsene; nerede yapmada dilediklerini?..

      “Nefslerinizde mevcut, görmüyor musunuz..?” diyor.

      İşte “nefs” adı altında dilediğini yapıyor!.. Ama, her “nefs” için, yaptığının neticesine erişmek de mukadder, hüküm!..

      O da kendi hükmü, iradesi yine!..

      “Nefs”, eğer kendini örtme hükmü ile gelmişse; şartlanmalara, duygulara, huylara yönelik fiiller ortaya koyarsa, onların neticesi meydana gelir.

      “Nefs”, kendini bunlardan arındırıp, paklarsa, tezkiye ederse, onun neticesi oluşur.

      Ne diyor âyette:

      “Kad efleha men zekkâha”

      “Gerçekten onu (bilincini) arındıran kurtulmuştur.” (91.Şems: 9)

      “Nefs”in ne yaparsa ne olacağını da âyette anlatıyor;

      “Onlar ki, salâtı (Allâh’a yöneliş ile mi’râcı yaşama) ikame ederler ve arınıp saflaşmak için varlıklarından verirler; işte onlar ölümsüz geleceklerine kesin yakîn elde etmişlerdir.” (27.Neml:3)

      Yani, “nefs”in kendini tanıması hâlini sağlayan; “nefs”in şuurunu-ilmini örten beden, şartlanmalar ve huylar gibi üç kabuktan kendini arındırıp, paklandıran; orijinal hâliyle “nefs”ini tanıyan kurtuluşa erdi!..

      Bunun dışındakiler?..

      “Nefs”ini tanıyamamanın getireceği azaplara kendilerini, kendi elleriyle attılar. Çünkü, “Nefs” için orijini itibarıyla ne azap, ne üzüntü, ne sıkıntı, ne nimet vardır!..

      İyi anlayın!..

      “Nefs”in orijinal hâli için bunların hiçbiri bahis mevzu değildir!.. Yaşamın ne zevk, nimet yanı “nefs” için söz konusu!.. Ne de azap, sıkıntı yanı mevcut!.. Fakat “nefs”, bu perdeli hâlle yaşarsa, bu şekilde yaşadığı beden, varlık azap çekecektir; veya aksine zevki yaşayacaktır.

      İşte burası daha evvelce, çeşitli zamanlarda sorulmuş olan sualle ilgili...

      Peki!.. Hak, cennete gider mi?..

      Mâdemki “Hakk”tan gayrı bir şey yok, “Hakk”ın cenneti olur mu?..

      Hak cehenneme gidip de yanar mı?..

      Hak için bu gibi olaylar ve kavramlar geçersizdir!..

      Zâtı veya Esmâsı yönünden böyle bir olay mümkün değildir!..

      Cennet ve cehennem kavramlarının sonuçları, Esmâ terkipleri olan yaratılmışlar için geçerlidir!..

      Evet, şimdi bir aşama daha ileri götürüyor açıklamasıyla Hz. Rasûlullâh bizi:

      “Rabbimi genç bir delikanlı sûretinde gördüm!”...

      Delikanlılık, insan bedeninin en olgun, en kemâle çıkmış zirve hâlidir. O delikanlılık devresinden sonra, beden tükenişe geçer. Sıfır yaştan 18-20 yaşına kadar olan devrede tam zirveye erişilir; ondan sonra hücreler yıkılmaya başlar!.. Yıkılış tabii daha ağır gidiyor, onun için bedenin yaşamı daha değişik oluyor.

      Şimdi, görülen o kemâl sûret, Rabbin sûrete bürünmüş hâli... O sûrete bürünmüş hâlinde ben “Rabbimi” gördüm demektir. En güzel hâlinde gördüm demektir.

      Burada Rabbim dediği, nefsidir; ama birimsel bedenin “nefs”i değil; mutlak mânâda “nefs”i!.. Yani, “Nefs-i küll” denilen...

      Peki, kendi nefsi ile karşısındaki nefsiaslında aynı şey değil mi; “Nefs” mertebesinde?..

      Dikkatinizi çekiyorum!..

      “Nefs” mertebesinde “Nefs”, Tek’tir!..

      Nevzad’ın nefsi, Hulûsi’nin nefsi, vs. diye ayrı ayrı nefsler yoktur, gerçekte!.. Ayrı ayrı nefsler söz konusu değildir hakikatte!..

      “Nefs” boyutuna geldiğin zaman “nefs” Tek’tir!..

      İşte bu sebepledir ki, “Rabbimi gördüm” sözü, “Nefsimi gördüm” gibidir!.. Ve bu konuya daha da açıklık getiriyor, Rasûlullâh sallâllâhu aleyhi vesellem “Rabbimi gördüm” derken...

      Bir başka zaman da buyuruyor ki Rasûlullâh (aleyhisselâm):

      “Beni gören Hakk’ı görmüştür!..”

      Tabii, perdeli olanlar, Musa ümmetinin meşrebinde olanlar, “Beni gören, Hak sözü söyleyen kişiyi görmüştür” diye bunu tevil ederek; uzaklaştırıyorlar gerçeği arayanları, hedeflerinden...

      Aslında mesele gayet açık!..

      “Beni gören Hakk’ı görmüştür” diyor.

      Neden?..

      Çünkü, “Beni gören Hakk’ı görmüştür” derken; kendisi, “nefs”ini tanımış; her türlü huylardan, şartlanmalardan, kendini beden olarak sanma hâlinden arınmış; “nefsi” ile “vicdanı” ile yaşamaya başlamış; dolayısıyla da “Beni gören Hakk’ı görmüştür” diyor!..

      “NEFS” olarak kendini tanıyan için, beden hiçbir şey ifade etmiyorsa, o, Hz. İsa (aleyhisselâm)gibi “Benim bedenime dilediğinizi yapınız!..” der!.. “Bedene yapılan hiçbir şey beni ilgilendirmez” der!.. Bedenden kopukluğunu yaşar. “Sizin huylarınız, âdetleriniz, örfleriniz, ananeleriniz, değer yargılarınız bilinç boyutunda değersizdir” der ve ilave eder İsa (a.s.) gibi:

      “Bunlar insanca düşüncelerdir”!..

      Bilinç, bu mertebede kendini tanıdığı zaman, “nefs” olarak özüne ermiştir!..

      Ama sen, gene de O’na insanca bakarsan; beşer duyularıyla O’na bakarsan, orada sadece o sûreti görürsün!.. Ama basîretinle bakarsan, orada Hak, sana açık açık yüzünü göstermektedir. Ötede değil, karşında!..

      “Beni gören Hakk’ı görmüştür” diyor. Eğer göremiyorsan... Eee... O zaman;

      “Kim bu dünyada âmâ (hakikati göremeyen) ise o, gelecek sonsuz yaşamda da âmâdır (kördür)!” (17.İsra’: 72) diyor, âyet...

      Dünya yaşamında “nefs”ini tanıyamamışsan; basîretin gereklerini yerine getirememişsen, hakikate karşı bu dünyada âmâ oluşun gibi, öldükten sonraki yaşamında da âmâ olarak kalırsın!..

      İşte bu, zâhiri gören gözlerin körlüğü değil, Hakk’ı görecek basîretinin kör olmasıdır, deniyor ve ilave ediliyor:

      “Her ne hâl üzere yaşarsanız, o hâl ile ölürsünüz ve ne hâl ile ölürseniz o hâl ile dirilirsiniz.”

      Yani, bütün yaşamın bu körlükle geçecek; son anda sana birisi hokkabaz değneği ile dokunacak, bir anda senin gözün açılacak; böyle bir olay yok!..

      Yaşamın körlük üzere gitmişse, ölümün de körlük üzeredir!.. Ondan sonraki yaşamın da tamamen kör olarak gider. Kör, sağır, şaşkın olarak ortalıkta dolaşırsın. Bugün dolaşanlar gibi...

      Eğer bugünden gözün açılıyorsa, basîretin açılıyorsa, o zaman bugünden ayıksındır, uyku hükmü senin için bitmiştir. Ve bugünden itibaren de, Hakk’ı ve hakikati görmeye başlarsın.

      Şimdi burada iki âyet daha var, onları da ilave edelim:

      “Allâh dilediğini kendine seçer...” (42.Şûrâ: 13)

      Diğer bir âyette:

      “...Hareket eden hiçbir canlı yoktur ki onun ‘Bi’nasiyesinde (alnında-beyninde var olarak/beyninden) tutmuş olmasın (Fâtır’ın beyni programlaması)...” (11.Hûd: 56) diyor.

      Rubûbiyet mertebesinden kasıt “nefs” olduğuna göre, her varlık üzerinde tasarruf hükmü, hüküm icra eden “nefs”tir.

      Ama “nefs”, her birimde, bürünmüş olduğu ya huylar istikametinde o fiili meydana getirir, ya şartlanmalar doğrultusunda meydana getirir, ya bedenin istek ve arzuları istikametinde meydana getirir.

      Neticede, her beden üzerinde, insan olsun, hayvan olsun, ne olursa olsun, hükmünü icra eden, “nefs”tir!.. “Nefs” mertebesidir.

      “Allâh dilediğini kendine seçer...” diyor âyet...

      Artık “Allâh” isminin mânâsını sen nasıl anlıyorsan, dilediğini kendine seçmesini de ona uygun bir şekilde anlarsın!..

      Sonuç olarak;

      Hakikat, dünyada yaşanırken yaşanacak bir olaydır!..

      ------------------

      Peygamber Efendimize Kısa Mektup

      Aşağıda Peygamber Efendimize yazılmış kısa mektup örnekleri bulabilirsiniz.Hz Muhammed S.A.V Efendimize yazılmış mektuplar...

      Sevgili Peygamberim

      Seni ne kadar cok özledim ki bilemezsin.Seni rüyamda olsada görmek isterdim .Ya Resullah eyer ki ben cenete düşersem sende kac kat aşagıda olcam .Orada istedgin her şey olyurmuş .Ama ben sadece seni görmek isteyecem 1 dk ve 1 sn olsa seni görmek istiyecem .Yaresullah senin görmek icn ne yapılmazki sana canım feda olsun .Sen dogmadan önce kız cocukları diri topraga veriliyordu.Se dogmadan kadanı önem verimiyordu.Ama sen 20 571 dünya dogdun tüm kayinet sevindi .Sen doduktan sonra kız couklar topraga dirlmesini izn veremdi.Kadın önem verilmesi istedi .Yüce Peygamber senin görenler insanlar cok şanclı ama biz seni göremdik ya rasullah .Sen hani aglıyan cocuga başı okşardın ya şimdi kimse yapmıyor.her couk bir darbe alıyor.hani sen dersin komşu acken tok yatan bizde degildir .Şimdi herkz komşuna ac ken tok yatıyor .Onlara bir bardakk su bile vermiyor .Ya Rasullah hani dersin bizm kitabımızn Kuranı Krim ama .Şimdi amarikadaki asker bizm yüce kitapmız yakıyor.Yaresullah sen gelme hep bekliyecez.

      ELİFNUR SAKARYA

      Ey Yar vuslatım ömrüm kadar!..

      Bugün yine hüzün düştü yüreğimin derinliklerine, yine sevda yamaçlarında dolanıyorum kendinden geçmişçesine.. Bağırıyorum avazım çıktığı kadar ama kimse sesimi duymuyor, çırpınıyorum ama bir türlü duyuramıyorum feryadımı… İçimde zelzeleler kopuyor, yüreğim paramparça sanki her bir azamı bölüyorlar satırla… Günahlarımın verdiği ağırlıktan tir tir titriyorum, acizlik içerisinde kıvranıyorum durmadan, yatağımın içerisinde iki büklüm ağlıyorum SENİN yokluğunun verdiği sancıdan,yanaklarımdan iki damla yaş süzülüyor usulca..İki damla kan akıyor yüreğimin derinliklerine.. Adını sayıklıyorum içten sessizce ve SENSİZCE…

      Hayatımın her bir karesi eksilerle dolu ve kapatmaya çalışıyorum ömrüm boyu! SENSİZLİĞİN mektebinde mıhlanıp kaldı, gözlerim yokluğundan körleşti, yüreğim yosun tuttu ve keçeleşti!..

      Ey Yâr Ben ne Mekke’yim hüznüne ortak ne Medine’yim Sevdana tutsak, ne Ebubekir’im ’’Benden sonra bir peygamber daha gelse o sen olurdun dediğin’’, ne Ömer’im ‘’istemez misin dünya onların ahiret bizim olsun’’deyip onu adaletiyle övdüğün, ne Osman’ım ‘’Bir kızım daha olsa yine sana verirdim’’ deyip hayâsından hayâ ettiğin, ne Ali’yim ‘’ilmin kapısı’’deyip en çok sevdiğin kızını verdiğin, ne reyhanlarım dediğin Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’im, ne Bilal-i Habeşi’yim ‘’Cennette adımlarını benden önde görüyorum’’deyip ezan okumasıyla sükûn bulduğun, ne başını okşadığın Enes Bin Malik’im, ne Taif’im seninle ağlayan ve ne de Zeyd’im sana yoldaş olan..

      Ama çok şükür ki ben;

      Ne Ebu Cehil’im kapımı 25 kez suratına kapatan, ne Ebu Leheb’im sana elleri kuruyasıca diyen, ne As Bin Vail’im İslam düşmanı olan, ne Ka’b Bin Eşref’im sana Ebter diyen, ne Ümmü Cemil’im yoluna dikenler döşeyen, ne Taif de yüzüne çarpan taşım, ne Uhut da dişini kıran okum, ne Ubey Bin Halef’im ‘’Senin Rabbin mi bu kurumuş kemikleri diriltecek’’deyip seni alaya alan, ne sana mecnun, şair, büyücü, sihirbaz diyen yahudiyim ve ne de mescit kuşu iken senin duanla zengin olup sonra islamı unutan Salebeyim!..

      Ey Yâr sahi ben kimim? Neyim? Ben senden 14 asır ötede yüreğini SENİNLE avutan ama SENSİZ teselli bulamayan, en çok da yüreğini Gül’ün dikenine asmak isteyen Bülbül’üm!..

      Ben Kerem gibi Aslıma ermek, Ferhat gibi aşkından dağları delmek ve elimin tersiyle itip tüm dünyalıkları ‘’çekil aradan Leyla ben Mevlamı buldum’’demek isteyen bir Mecnunum!

      Aşkından Mecnuna dönmek,pervane gibi ışığında durmak,Elif gibi her daim okunmasam da hep seninle olmak ve kardeşlerim dediğin o zümreye dahil olmak için çırpınan bir zavallıyım!..

      Artık hayatın ritmi zorlaştı, tik taklar yavaşladı, son demlerimde SENİ bekliyorum, yoksa bana kırgın mısın EFENDİM?
      Ne olur gel ve Gül Çehrenle aydınlat çehremi..
      SEN Gel ki hicranım dinsin!
      EY SEVGİLİ gönül kapılarımı sonuna kadar açtım SENİ bekliyorum!

      Ama SEN gelmezsen ben SANA geldim, ellerimde sevda ikliminden derdiğim güllerle, kalbimdeki en hoyrat sevgiyle, artık gülmeye bile mecalimin kalmadığı çehremle, SENİN firakından paramparça olmuş yüreğimle, sırtımda günah yüklü heybemle kapına geldim EN SEVGİLİ bağışlanma ümidiyle çarpıyor kalbim!..

      Sallâllahû Aleyhi Ve Sellem..


      Biraz da Gurbet Düştü!

      Hüzün kaderiniz oldu Efendim! Istırap kaderiniz oldu. Her yolcu gibi ağlayarak kadem bastığınız şu fâni dünyada hep ağlamak, kaderiniz oldu. Hiç gülmediniz, gülen olmadınız hiç. Gülmek size uzak oldu. Size yakın, ağlamak oldu. Gözyaşları çağlamak oldu.
      Hiç küçük olmadınız, çocuk olmadınız hiç. Bahtınıza büyük olmak, büyük kalmak düştü. El açmadınız, minnet etmediniz hayata. Size; el açanlara bakmak, darda kalanların yardımına koşmak düştü. Lûgatınızda durmak yoktu. Size koşmak, üveyik olup uçmak düştü.

      Dünyaya tebessüm etmediniz hiç. Size hiç gülmedi dünya. Saraylar, yalılar, katlar, yatlar görmediniz. Hep gurur soluklayanlar sığmazlarken âleme, kaderin taksiminde size küçük bir dünya düştü. Onda da cami pencereleri, tahta kulübecikler düştü. Bir de tenezzül buyurmanız için gönül ehlinin sineleri düştü. Çığırtkanlar davullarla cihanı verirken velveleye, size bir kırık mızrap düştü. Tahakkümler, tahkirler, tezyifler, sürgünler gördünüz. Bahtınıza gün yüzü görmemek düştü.

      Gönüllerin birliğini, kardeşliği, hoş görmeyi, millet ve insanlık sevgisini belki de hiç telaffuz etmemeliydiniz! Devleti, milleti, insanlığı yüceltmeyi hiç ağzınıza almamalıydınız belki de! Kaderinize insafsızlardan, vicdansızlardan düşmanlık düştü. Her davranışında mürâîlik soluklayanlardan entrikalar düştü. Anlaşılmamak sizin de kaderinizde varmış her ulu gibi. Dostlara da vefasızlık düştü. Ne var ki biraz da pişmanlık düştü. Şair kim için söylemişti bilemeyeceğim ama, müsaadenizle ben sizin için söyleyeceğim; 'size bir muazzam nehir gibi cûş etmek, fakat çorak yerde akıp gitmek düştü.'

      Alnınıza toprak olmak yazılmıştı. Toprak kadar sağlam, onun kadar mütevazı ve vefalı olmak. Sonra nice güllere, nice sümbüllere dayelik yapmak. Bahçıvan olmak, güller yetiştirmek, gözyaşlarıyla güller sulamak, gülleri çalılardan korumak. Size gül olmak, gül olup âleme gül kokusu yaymak, her bahçeyi gülzar yapmak düştü.

      Yorulan, kırılan, darılan olmadınız hiç. Eskimek, pörsümek, yaşlanmak semtinize uğramadı. Size küheylan olmak düştü. Ummanlar gibi bir sîneniz oldu hep. Hiç kapanmadı gönül pencereleriniz. Size affetmek düştü, hoş görmek düştü. Hiç eskimediniz. Size terütaze ve hep genç kalmak düştü.

      Şimdilerde bahtınıza biraz da gurbet düştü. Varsın olsun... Göz yaşlarınızla büyüttüğünüz güllerinizin etrafı âleme güzel kokularını neşretmelerinden duyduğunuz saadeti, hangi söz anlatabilir ve hangi kalem yazabilir? İmanınızla ümidinizle duyduğunuz huzuru, her gün bir başka buudunda pervaz ettiğiniz o rengarenk ve efsun dünyanızı hangi ressam çizebilir? Varsın anlamayanlar, anlamasınlar!.. Size kaderi 'kef'le yazılmışların en mesudu ve en bahtiyarı olmak düştü.*

      Sözün özü, hep yokluklarla, düşmanlıklarla, belki en acısı da hep vefasızlıklarla karşılaştınız. Olsun!.. Size sevmek ve sevilmek düştü. Size vefa, tevazu ve mahviyet; size gözyaşı ve ıstırap; size sevgi, aşk ve affetmek düştü. Size Sultan'dan gelen hediyelerin en güzeli düştü. Ağlamasını dindirdiğiniz yavruların dudaklarından semalara yükselen dua cümleleri ve göğe doğru açılmış minnacık ellerinin arasından seccadelerine dökülen gözyaşları düştü. İlâhî taksimde size ne güzel şeyler düştü!.. Nadanlar gayzlarından çatlarken zamanın her anında, size iç huzuru, saadet ve ebedî sürur düştü. Çöllerde seraplar görmeye devam etsinler onlar, size yeşeren düşünceler düştü. Gulyabanîler dikenler beslerken, sînelerinde ve intikam pazarlarında satışa arz ederlerken ucuz bir fiyata, size gül olmak, gül dermek, gül almak, gül satmak düştü.

      'Size taleb ü devlet ü câh etmek değil, bir Yâr için âh etmek düştü.'

      Ne acı! Şu vadide birkaç kırık dökük kelâm etmek de bir vefasıza düştü. 'Yâre çok sûzişler eylemek istedi gönül, ne var ki hengâmı fırsatta zebana lâl olmak düştü.'



      -----------------
      HAL DİLİ

      Hâl Dili

      Salih Amel

      İrşad kutuplarımızdan Seyyid Abdülhakim Hüseynî k.s. hazretleri şöyle buyurur:

      “Her türlü haramı yapmaya, her türlü günahı işlemeye müsait iken, her kim bunlardan, Allah’ın razı olmadığı işlerden kendini muhafaza eder, nefsinin yönünü Allah’a çevirir ve onu salih amellere, namaza, oruca, Allah’ın hoşlandığı şeylere yöneltirse, O’nun yanında çok ama çok makbul olur! Alemlerin Rabbi böyle bir yönelişten ne kadar da hoşnut olur! Gerçek manada mücahit böyle kimselerdir. Allah yanında makbul, Allah indinde pehlivan böyleleridir.”

      Seyyid Abdulhakim Hüseynî, Sohbetler

      Her Şeyi Allah’tan Bilmek

      Şeyh Sadî Şirazî k.s. şöyle der:

      “Kaza ve kader Allah’tandır. Görünen sebeplere güvenmek körlüktür. O dilemedikten sonra vesileler bir işe yaramaz.

      Allah Tealâ balda şifa yaratmıştır ama her derde deva olacak kadar değil. Balın şifası yaşayanlar içindir; ölecek hastaya bir çare olamaz, çünkü ecelin ilacı yoktur. Otlar da devadır ama ölümcül hastaya değil.

      Daha yaşaması mukadder olan kimse ilaçtan bir fayda görür. Yoksa göç emrini almış olana ne ilaçtan vefa ne baldan şifa vardır.”

      Şeyh Sadî Şirazî, Bostan,

      Rabbanî Alim

      Büyük arif Bayezid-i Bistamî k.s. şöyle der:

      “Kitapta yazılanları ezberleyen kimse hakikatte alim değildir; çünkü ezberlediğini unuttuğu zaman cahil olur. Gerçek ilim sahibi ezber yapmadan ve ders okumadan ilmini dilediği an yüce Rabbinden alır Kendine ledün ilmi verilir. Bu mertebeye ulaşan kimseye ise âlim-i rabbanî denir.”

      Abdülmecîd Hânî, Hadâikü’l-Verdiyye

      Niyeti Arındırmak

      Mevlâna Halid k.s hazretleri Hak Tealâ’nın rızasını talep edenlerin öncelikle şunlara dikkat etmesi gerektiğini söyler ve şöyle buyurur:

      “Her şeyden önce ve bütün işlerde yapılması gereken en lüzumlu şey, niyet ve ihlâsın düzeltilmesidir. Çünkü istenilen bir şeyi elden kaçırmamak için, Allah Tealâ’ya olan yakınlığın uzaklığa, rızasının gazaba dönüşmemesi için mutlaka niyetin düzeltilmesi, kötü düşüncelerden arındırılması ve ihlâs sahibi olunması gerekir.”

      Mevlâna Halid, Risâle-i Hâlidiyye

      Gerçek Hürriyet

      İmam Şa‘rânî k.s. hazretleri şöyle der:

      “Sen oruç, namaz, hac ve diğer farzları mükemmel bir şekilde, layıkıyla yerine getirdiğin vakit bu farz ibadetler senin nefsinden kurtulup gerçek hürriyete sahip olmanı sağlar. Çünkü Allah Tealâ ancak farz kıldığı, emrettiği şeylerin yerine getirilmesi durumunda kullarından razı olur. Bu sebeple Allah Tealâ’nın farz kıldığı şeyleri yapmamak, gevşeklik göstermek kulların başını eğer, nefsini zelil eder ve onları eşyaya köle yapar.”

      İmam Şa‘rânî, Fethu’l-Mübîn

      Kim Samimi?

      İkinci bin yılın yenileyicisi İmam Rabbanî k.s. şöyle buyurur:

      “Şeklen namaz kılan, oruç tutan çok kimse vardır; fakat İslâm’ın koyduğu sınırları gözeten, haram ve şüpheli şeylerden sakınan takva sahibi kimseler pek azdır. Haklı ile haksız, samimi olan ile samimi olmayanın arasını ayıran ölçü, işte bu takva ve sakınma, yüce Allah’tan gerçek manada korkma, saygı duyma halidir.”

      İmam Rabbanî, Mektubat,

      Yağmur Damlası

      Şeyh Sadî Şirazî k.s. şöyle buyurur:

      “Ey insan! Yüce Mevlâ seni topraktan yarattı; sen de toprak gibi alçak gönüllü ol. Sana büyüklenme yaraşmaz. Yüzünü alçak tut, baş kaldırma, hırsa kapılma, dünyayı yakma. Madem ki Allah seni topraktan var etmiş; ateşe benzeme. Ateşin mizacı kibir ve gururdur. Ateş vaktiyle başını dik tutup kibirlenirken toprak acz ve tevazu gösterdi. Onun için ondan mel’un şeytanlar yaratıldı, topraktan ise şerefli insan yaratıldı.

      Bak bu konuda bir örnek vereyim: Buluttan denize bir damla düştü. Damla denizin genişliğini görünce utandı, kendinin hiçbir kıymeti olmadığını sandı ve ‘Denizin olduğu yerde ben ne oluyorum? Doğrusu o varken ben yokum.’ dedi.

      Damla kendisini böyle hor görünce bir sedef onu yuttu, sulara karışıp telef olmadı. Sedef onu bağrına basarak naz ile besledi, felek onun işini öyle güzel yürüttü ki, padişahların taçlarına layık çok kıymetli iri bir inci oldu.

      Damla alçak gönüllülüğü sayesinde çok değer kazandı, yokluk kapısını çaldığı için varlık buldu.”

      Şeyh Sadî Şirazî, Bostan

      Gerçek Tasavvuf Nedir?

      Şam’daki tasavvuf büyüklerinden birine, “Gerçek tasavvuf nedir?” diye sordular, o da şöyle cevap verdi:
      “Bizden önceki dervişlerin hali idi ve şöyleydi: Görünüşte dağınık görünseler bile, manen toplu ve birlik idiler. Zamanımızın sufileri ise görünüşte toplu, hakikatte ise dağınıktırlar.”

      Eğer ikide bir gönlün başka yerlere gidiyorsa, yalnızlıkta bile huzur bulamazsın. Allah Tealâ’nın dışındaki şeyleri gönlünden çıkardınsa, dünya işleriyle uğraşırken bile O’nunla baş başa sayılırsın.

      Şeyh Sadî Şirâzî, Gülistan

      Pusula

      Büyük arif İmam Kuşeyrî k.s. hazretleri manevi yola adım atan bir müridin ilk olarak sadık ve samimi olması gerektiğini ve alacağı terbiyenin sağlam bir temel üzere kurulması için bunun şart olduğunu söyler ve
      şöyle der:

      “Bu konuda bu yolun büyükleri şöyle demişlerdir:

      – Bu yola girenler ancak işin temeli olan usulleri zayi ettikleri için Hakk’a ulaşmaktan mahrum oldular.

      Üstadım Ebu Ali Dekkâk k.s. hazretlerinin şöyle dediğini işittim:

      – Bu yola giren müride, başlangıçta şunlar gerekir:

      Kendisi ile Allah Tealâ arasındaki itikadı düzeltmek, sağlam bir inanca sahip olmak,

      Boş zan ve şüphelerden arınmış, saf bir kalbe sahip olmak,

      Sapkınlık ve bid‘atlardan uzak durmak,

      Sağlam delillere dayalı ilimle amel etmek.”

      İmam Kuşeyrî, Risâle

      Mürşide Saygı

      Seyyid Taha k.s. hazretleri vakar ve heybet sahibiydi. Taşıdığı manevi nurun güzellikleri insanın içine işler, kalbine tesir eder, gözler onu süzerdi. Onun meclisinde kalpler bambaşka huzur bulur, gönüller rahatlardı. Kimse hata yapmak istemez, yüce huzurda edep ile boyun bükerdi. Eller kendiliğinden kenetleniverirdi. Halifesi Seyyid Sıbğatullah Arvasî k.s. hazretleri, mürşidi Seyyid Taha hazretlerinin kendisine şöyle buyurduğunu naklediyor:

      “Aç aslanın elinde bir tavşan nasıl korkarsa, sen de mürşidinden öylece korkup çekinmelisin. Çünkü ben de mürşidim Mevlâna Halid k.s. hazretlerinden çok korkar, saygı duyardım. Bu korku sevgiden ileri gelir. Kalpteki manevi hastalıklarla birlikte küfrü de yok eder.”


      -----------------

      Peygamberimiz Hz. Muhammed Nasıl Öldü?


      Peygamberimiz Hz. Muhammed Nasıl Ölmüştür


      Peygamber efendimizin ölümü hakkında kısa bir anlatım Merak edenler için peygamber efendimiz Hazreti Muhammed S.A. nasıl vefat etmiştir..

      Peygamber Efendimizin vefatından bir gün önceydi...

      Herkes nefesini tutmuş bekliyordu. Çünkü az evvel Hazreti Peygamber, “Bende bir hakkı olan varsa gelsin alsın dediğinde, orada bulunan sahabelerden biri; “evet, benim bir alacağım var. Bir gün kırbacınızın ucu o sıra açık olan sırtıma değmişti de, canım yanmıştı dedi.

      Hz. Peygamber hiç tereddüt etmeden üstündeki kıyafeti sıyırdı, arkasını döndü ve vur dedi.

      Herkes şaşkındı. O sahabe hemen koşturdu ve elini yüzünü Hz. Peygamberin mübarek sırtına sürdü, doyasıya öptü.

      Herkes şaşkındı. O sahabe hemen koşturdu ve elini yüzünü Hz. Peygamberin mübarek sırtına sürdü, doyasıya öptü.

      Hz. Peygamber bu davranışıyla, kul hakkının ne kadar önemli olduğunu bir kez daha göstermiş oldu.

      Vefatına çok az bir süre kala göz nuru kızı Hz. Fatmayı yanına çağırdı ve kulağına bir şeyler söyledi.

      Hz. Fatmanın önce üzüldüğü sonra sevindiği görüldü.

      Hikmeti sorulduğunda; “Babam bana yakında vefat edeceğini söyleyince çok üzüldüm. Fakat benim yanıma ilk sen geleceksin dediğinde ise sevindim cevabı verdi.

      Nitekim Hz. Fatıma Peygamber Efendimizden 6 ay sonra vefat etti.

      Peygamber Efendimiz vefat etmeden az önce eşi Hz. Ayşenin dizine uzandı ve mübarek başını Hz. Ayşenin çenesi ile göğsü arasına yasladı.

      Misvak istedi.

      Takatsiz olmasına rağmen, zaten inci tanesi gibi olan dişlerini temizledi.

      Rabbinin huzuruna tertemiz gitmek istiyordu.

      Son anları...

      Peygamber Efendimiz vefatından az önce son sözleri olarak;

      Namaza dikkat edilmesini, kadın haklarının korunmasını, idare altındakilere iyi muamele edilmesini, emanetlerin yerlerine ulaştırılmasını istedi." (Câmiü's-Sağîr, c.3, s.188/3190)


      İnsanlık sırf bu öğütlere kulak verse, daha yaşanılabilir bir dünya oluşturmak işten bile değildir.


      Son cümlelerini tamamlamıştı ki, bir ara kapı çaldı.

      Gelen Hz. Cebraildi. Selam verdi. Peygamberlik görevinin sona erdiğini söyledi.

      Ardından, kapıda bekleyen bir misafir daha olduğunu ve eğer izin verirse ancak içeri girebileceğini söyledi.

      Hz. Peygamber “o kim? diye sordu.

      Hz. Cebrail, ölüm meleği Hz. Azrail dedi.

      Hz. Peygamber, “gelebilir, ben hazırım cevabı verdi.

      Şahadet parmağını yukarı kaldırdı; “Yüce Dosta" gittiğini söyleyerek ruhunu teslim etti.

      Hz. Ayşe seslendi, cevap alamadı.

      Hz. Peygamberin mübarek gözünden bir damla yaşın yanağına süzüldüğünü gördü.